Seyahatname | BaharDALI
Seyahatname için Arşiv"
Eyl 23, 2016 - Seyahatname    Yorum Yok

Heidelberg

3hdbrg

Ren Nehrinin az ötesinde, Neckar nehrinin çevresinde, yemyeşil doğası, tarihi yapıları ile doğal dokusunu kaybetmemiş Almanya’nın masalsı şehirlerinden biri Heidelberg. Almanların soğukluğundan yada Almanya’nın soğukluğundan ülke olarak turistik anlamda çok tercih edilmese de, tercih edenlerce Köln, Berlin, Hamburg ve Frankfurt ilk sıralarda yer alsa da aslında Brugge e rakip olacak kadar özel Heidelberg bizim için Frankfurt’ u Köln’ ü sollayıp liste başı oldu gördüğümüz Alman şehirleri arasında. Hatta o kadar ki Eski şehir bölgesinde kendimizi bir masalın içinde hissettik ve tekrar gelmeyi diledik.

Devamını Oku »

May 31, 2015 - Seyahatname    Yorum Yok

Barselona

barselonasahil

Barcelona iklimi, doğal güzellikleri, büyüleyici tarihi eserleri, İspanyol ezgileri , Flamenko dansları ve bu ezgileri yaşatan neşeli insanları ile çok özel bir Akdeniz şehri.
Büyüleyici eserleri şehre kazandıran kişi, bizdeki Mimar Sinan gibi çok ünlü bir Mimar olan Antoni Gaudi.

Devamını Oku »

May 19, 2014 - Seyahatname    Yorum Yok

Kapadokya-Derin Kuyu Yeraltı Şehri

kapadokya1

Kapadokyada peri bacalarını, mağara kiliseler-evleri ve dünyada eşi benzeri olmayan vadi özelliklerini gördükten sonra durağımız yer altı şehriydi. Bu kısım bana daha da etkileyici geldi, çünkü çok büyük emekle yumuşak tüfün aşağıya doğru derinlemesine oyulmasıyla inşa edilmiş. Yapıldığı dönemde savaşlardan, düşmandan korunmak için yapılan yeraltı şehirlerinin yerel tur rehberimizin verdiği bilgiye sayısı 200 den fazla ve tüm yeraltı şehirleri toplamda binlerce insanın yaşayabileceği alana sahipmiş.  Yeraltı şehirleri aynı zamanda birbiri içinde ve yörede bulunan bazı evlerle gizli geçitlerle bağlantılı yapılmış.

Devamını Oku »

Eyl 3, 2012 - Seyahatname    Yorum Yok

Rodos

Ege denizinde oniki adaların en büyüğü, bir zamanlar ağabeyi II.Bayezıd ile taht kavgası sırasında Rodos Şövalyeleri ile irtibat kuran Cem Sultan ın sürgün yeri, defalarca kez fetih için uğraşılıp, nihayetinde fethi Kanuni Sultan Süleyman’ a nasip olan, Lozan antlaşmasında da ülkemiz topraklarından ayrılan Rodos a çevirdik rotamızı.

Devamını Oku »

Bangkok

Gezi günlüğünde, Bangkok notlarını arkadaşım Sibel ‘in penceresinden sizlerle paylaştım.

“Temmuz ayında Balayımızı geçirmek için bir haftalığına Tayland’a gittik…Bu tatil, benim için çok farklı bir deneyim oldu…Hem balayı, hem ilk yurt dışı tatili, hem de ilk uçuş deneyimimdi. İlklerin bir araya gelişiyle başlayan 9 saatlik uçuş biraz tedirgin, biraz heyecanlı ama bir o kadar da mutlu başladı.

Devamını Oku »

Haz 28, 2012 - Seyahatname    Yorum Yok

Knidos

İçimizdeki yoğun keşfetme duygusunun kökleri, kilometrelerce yolla beslenip, heyecan ve sabırsızlık dallarını büyütmüştü, Ege ile Akdeniz ‘in birleştiği müthiş konumdaki Tekir burnuna ulaşana kadar.

Devamını Oku »

Haz 24, 2012 - Seyahatname    Yorum Yok

Datça

Uzun zamandır gitmeyi düşünüp, her defasında bir şekilde rotamızı başka yöne çevirdiğimiz Datça tatili, Datça tutkunu dostların övgülerinin de vesilesi ile,  yarım adada;  turkuaz mavi koylarda, koyların içinde küçük şirin balıkların arasında, sudan çıkınca akşam saatleri efil efil esen rüzgarını ve temiz havasını soluyarak geçti.

Devamını Oku »

May 6, 2012 - Seyahatname    Yorum Yok

Cumalıkızık

Cumalıkızık kestane ağaçlarından yapılmış eski cumbalı evleriyle, Bursa ‘ da Uludağ eteklerinde vadiler arasına kurulmuş, UNESCO Dünya tarihi miras listesine aday olan bir köy.

Devamını Oku »

Nis 24, 2012 - Seyahatname    Yorum Yok

Galata Kulesi

İstanbul’ un ve Dünyanın en eski kulelerinden birisi olan Galata Kulesi, Bizans İmparatoru Anastasious Oilozous tarafından 528 yılında bir fener kulesi olarak  inşa ettirilmiş.

Devamını Oku »

Ara 4, 2011 - Seyahatname    Yorum Yok

Paris ve Louvree


Paris ve dünyanın en çok ziyaret edilen müzelerinden biri Louvree a girmeden dönmek olmazdııı:)) Floransa'da Uffizi, Roma 'da Vatikan ve Paris 'te Louvree u da gördüm ya ölsem de gam yemem artık:))

Louvre müzesi şehrin merkezinde Seine nehrinin sağ yakasıyla Rivoli caddesi arasında yer alıyor. Yapımı 1500 lü yıllarda başlayıp farklı krallar tarafından yapılan ekler sonucu 1800 lü yıllara kadar devam etmiş. Nostaljik ve görkemli binaya yapılan son ek ise 1989 yılında Champs Elysees -Şanzelize caddesi ekseninde yapılan Louvre Piramidi. Piramit eski Fransa başkanı François Mitterand’ın ön ayak olması sonucu yapılmış. Aslında görüntü biraz tezat olmuş doğrusu modern bir piramit çevresinde tarihi bir saray:))

Müzeye metro ile Palais Royal-Musee du Louvree istasyonundan ulaşılabilir. Ya da Champs-Elysees nam-ı diğer Şanzelize caddesini takip edip bitimine doğru aşağıdaki güzergahı izleyerek yürüyebilirsiniz. Zafer Takını arkanıza alıp cadde boyunca piramidi görene dek yürüyorsunuz…

Devamını Oku »

Kas 30, 2011 - Seyahatname    Yorum Yok

Paris ve Champs-Elysees

Her şehrin bir rengi vardır. Paris ‘in rengi bence altın sarısı… İddalı, şık ve zarif.  Kısa süre içerisinde hayranlık uyandırıp, uzaklaşınca bile detayları unutulmayan…Bu şehrin romantik ve tarihi havasını solumanın en iyi yolu sokak aralarına girmek. Bu yürüyüş için Fransa’nın ve dünyanın en meşhur caddelerinden Champs-Elysees  nam-ı diğer Şanzelize caddesi iyi bir başlangıç . Zaten başkentin merkezindeki bu cadde yürüyüş mesafesinde (biraz uzun bir yürüyüş) , şehrin tarihi eserleriyle kalbinin attığı bölgede. En rahat ayakkabılarımızı geçirip ayağımıza dolaşmaya başlıyoruz…

Cadde çook geniş , Ankara’daki Atatürk Bulvarını sollayacak kadar diyeyim siz tasavvuf edin artık. Çok şık mağazalar , şık cafeler, restoranlarla dolu.

Fransız Modasının kalbi de burada atıyor. Hatta , Louis Vuitton ‘ a gelince kalp atışlarının sesini hissediyoruz :)) Bileğin alt kısmı zebra başı şeklinde tasarlanmış zarif ayakkabıların , topukları da zebranın ayakları şeklinde .

Tamamı paletlerle zebra şeklinde işlenmiş pelerin de çok çarpıcı duruyor, askılı dekolte siyah bir elbisenin üzerinde çok şık bir aksesuar olabilir…

Devamını Oku »

Eki 29, 2011 - Seyahatname    Yorum Yok

Karaincir

Karaincir ‘e geldiğimizde Bodrum u aslında bu güne dek yeterince tanımadığıma karar veriyorum. Billur gibi elimizden akan kumları ve çarşaf gibi durgun deniziyle bizi karşılıyor… Elimde bir fincan köpüklü Türk kahvesi yanımızda dostlar, durgun denize bakıp alabildiğine uzanmak istiyorum bu mavi çarşafın üstüne…

Bu derin, mavi dünyanın yanı başında iken plaj çantamda bekleyen ve diğer koylar gibi Karaincir ‘ i de gezen kitabımı çantadan çıkarmak hiç içimden gelmiyor. Tüm alıcılarım denizin kokusu ve esintisi, kumların yumuşak dokusu, mavinin derinliği ve ilk anda görmeyip baktıkça keşfettiğim detaylar için çalışıyor.

Önce izlerken keyfini çıkarıp sonra bu engin maviliğin içine girerek tadına varalım diyoruz ve cup paaa!!! Serin sulara kendimizi bırakıyoruz….Bu güzel maviliğin içinde iken içimde Kos’ a kadar yüzebilecek müthiş bir enerji…

Biraz daha derinliğine girelim diyoruz ve takıp şnorkellerimizi dalıyoruz balıkların huzur ve sükûnet veren dünyasına. Üst yüzeylerde giden Zarganalar dışında, adını bilmediğim ve ilk defa gördüğüm üç renkli balıklar, zebra gibi çizgililer, tombik ve kuyruğu benekliler..…Yüceler yücesi Rabbim neler yaratmış böyle….Birbirinden farklı ve bir o kadar mükemmel ne dünyalar var…Kendimi National Geographic in su altı belgesellerindeki balıkadamlardan biri gibi hissediyorum. Keşke onları da fotoğraflayabilseydim…Tarif edilecek gibi değil yaşanarak hissedilecek bir huzur…Yüzlerce balığın, onlarca midyenin arasında ne bir karmaşa ne de bir kavga. Hatta bu dünya öyle bir dünya ki sizi bile içine alabiliyor, bir parçası gibi… Bu şirin balıklar diğer balıklara baktıkları gibi göz göze geldiğinizde hep oranın bir parçasıymışsınız gibi davranıp geçip gidiyor yanınızdan. Bu güzel anların hatırası birkaç midye ve deniz minaresi için dalış yapıyoruz. En ilginci pembe dikdörtgenimsi midye daha önce gördüklerimden çok farklı…Yakaladığımız deniz minaresine gelince içindeki yengeci çıkarmayı başaramayınca onu kendi doğal halinden ayırmamak gerektiğini düşünerek bırakıyoruz.

Güneşin tepeye çıkmasından anlıyoruz ki birkaç saattir sudayız…Oysa suyun içindeki anlarımızda zaman durmuş gibiydi, saatler nasıl da çabuk geçti…Bir şeyler yemek için sudan çıkıyoruz. Tekrar geri dönmek ve bu huzurlu dünyanın bir parçası olmak üzere…

Sıra Karaincir deki küçük motellerin enfes lezzetlerinden tatmaya geliyor. Vedat Milör ün bir röpörtajını anımsıyorum. “Herşey dahilin yemeklerinden vebadan kaçar gibi kaçarım” diyordu… Sayılamayacak çok seçenek aynı anda sunulunca göz doldursa da sıcak, lezzetli ve kupon olarak hazırlanmış özel lezzetler için bu rutinden kaçmanın en doğru karar olduğunu bir defa daha hissediyoruz. Her çeşit taze-leziz balık, deniz ürünleri dışında ev yemekleri, meşhur kabak çiçeği dolması, pide çeşitleri, özel lezzetlerden Güveçte Tereyağlı Mantar, Envai çeşit Zeytinyağlılar, önümüzdeki tuzlukları görmemize engel olacak kadar çok kabarmış Çiğ börekler ve tatlılar kısmında un helvası ile enfes lokma tatlısı… Bu lezzetlerin ünü civarda yayılmış, özel tekneyle dolaşanların da gözde uğrak yeri olmuş bu koy. Motellerden teknelere özel servisler çıkıyor. Yoksa hep denizde olmanın yolu yazlık yerine bir teknede mi yaşamak? Gözümüz teknelerde, bunlardan biri bizim olsa ne hoş olurdu…

Deniz altındaki huzur ve sukunet dolu dünyayı hissettikten hemen sonra hiç balık yada deniz ürünü yiyesim gelmiyor…Hatta vejeteryan bile olabilirim artık derken öğlen yemeği için menüdeki Güveçte Mantar cazip geliyor. Dumanı üstünde güveçte mantarın masaya geldiği an doğru seçim yaptığıma karar verdim. Üzerlerinde eriyen tereyağı ve kaşarı görünce ben de erimeye başladım :)) Bu erimenin bedeli öğleden sonra epey uzun bir yüzme ile sonuçlanacağını bile bile. Ama ben zaten böyle bir tura baştan gönüllü olduğum için sorun yoktu…

Bir başka tatilde tekrar gelmek üzere son günümüzü geçirdik Karaincirde…Kendimizi bu muhteşem doğanın bir parçası olarak hissetsek de en kısa sürede tekrar eksik yanımızı doldurmaya gelmek üzere bir sezonu daha kapatarak dönüş yolculuğuna çıkıyoruz….

Eyl 13, 2011 - Seyahatname    1 Yorum

Bitez

Bitez adını Yunancadan almış. Bağlık bahçelik anlamına gelen BİTEZ, Bodrum’un en yeşil beldelerinden birisi…. Mandalina ve zeytin ağaçları ile dolu taş evler arasından sahile inince ağaçların bittiği yerde kumsalın başladığını göreceksiniz. Bodrum yarımadasında bu özelliği ile diğerlerinden farklı kılan bir koy….

Bitez de sahil boyunca yer alan küçük motel ve restoranlarda ağaçlar arasından kumsala geçişe şirin dekorlar eklemişler….Pofuduk ve rengarenk minderlerin altında üfül üfül esintiyle kahvenizi yudumladıktan sonra kendinizi serin sulara atıp denizin tadını çıkarabilirsiniz….

Devamını Oku »

Haz 12, 2011 - Seyahatname    Yorum Yok

Disneyland- ilk tur

Masal diyarı Disneyland ‘ a gitmeyi düşünenler için Pariste otellerin büyük çoğunluğunda ve Tourism Information ofislerinde Disneylandbiletleri satılıyor. Gidişle ilgili ulaşım konusunda da kalacağınız otelden bilgi alabilirsiniz. Ya da bileti girişte alabilirsiniz. Mesafe olarak trafiğe göre değişmekle birlikte, ulaşım merkeze 30-45 dakika arası zaman alıyor. Aklınızda olsun Paris merkeze göre birazcık daha tepede ve daha serin-rüzgarlı oluyor.

Biz bilet konusunu girişte alarak hallettik…Çocuklar zaten şendi ama biz de çocuklar gibi şendik:)) Disneyland 10:00 da açılıp akşam 19:00 da kapanıyor. Bizde zamanı tam değerlendirdik ve açılırken girip kapanırken çıktık… Neredeyse çıkarken kapıyı arkadan kapatın dedirtecektik:))

Disneyland; Walt Disney Stüdyolarını, otellerin yer aldığı kasabayı ve eğlencenin tavan yaptığı Disneypark ’ı içine alıyor. Disneypark girişinde envai çeşit hediyelik eşyaların satıldığı dükkanların yer aldığı Main Street-Ana cadde ile başlıyor. Bu cadde Central Plaza adı verilen parkın orta noktasına kadar uzanıyor. Buradan sonrası Frontierland, Adventureland, Fantasyland ve Discoveryland olarak bölgelere ayrılıyor.

Frontierland, vahşi batı ve kovboyların hakim olduğu Amerikan stilinde. Big Thunder Roller Coaster da burada yer alıyor. Ayrıca bu bölgede nehirde büyük tekne ile turu yapabilirsiniz. Adventureland; İndiana Jones, Karayip korsanları gibi heyecan verici ve adrenalini yükselten aktiviteler yer alıyor. Fantasyland ise klasik disney kahramanları; Pinokyo evi, Pamuk Prenses, Peter Pan, Uyuyan güzel gibi karakterlerin yanısıra it’s a small world’ un bulunduğu bölge.

Discoveryland, bilim kurgu tarzında geleceğe yönelik keşifler için. Burada uzay gemisiyle seyahat-star tours, yine uzayda roller coaster yani Space Mountain gibi bölümler bulunuyor. Gitmeyi düşünenler için girişte alacağınız küçük haritada hepsini takip edebilirsiniz.

Aslında Disney Parkta hem Disneyland Park hem de Walt Disney Stüdyolarını görmek isterdik ama bir güne ikisini de sığdırmak pek mümkün olmuyorBazılarını es geçerim derseniz başka tabii… Biz sabah 10:00 dan akşam 19:00 a kadar yani açık olduğu tüm saatler boyunca dolaşmamıza rağmen ancak Disneyland Park tarafını dolaşabildik. O da en önemli ve büyük olanlardan tercih ettiklerimizi seçerek …Çünkü Disneyland çok büyük ve aletlerin önünde 45 dakika ile 1 saat (kimi zaman 1 saatten de fazla) kuyruk beklemeniz gerekebiliyor…Biletinize “fastpass” kart alıp seçtiğiniz bir alete randevu alıp girmek de mümkün oluyormuş ama ard arda kullanılamadığı gibi fastcard gişeleri kapanmadan önce kullanılmazsa yine işe yaranıyormuş. Yani elinizde patlayabiliyormuş…Birinden çıkıp diğerine gideceğiniz saatler de net olmadığı için kart kullanmadık.

 

Eğer roller-coaster ‘lara meraklıysanız ilk açılışı sabah erken saate Disney parkın en favori ve önünde en uzun kuyruklar olan roller-coaster ‘larından Indiana Jones veya Space Mountain ‘den biri ile yapabilirsiniz. Biz ilk girişte tüm cesaretimizi toplayıp bence en zorlu olan Space Mountain le başladık. Space Mountain 1865 yılında Jules Verne nin yazdığı romandan esinlenerek yapılmış. Dünyadan aya fırlatılışı- From the earth to the moon- temsil ediyor. İşte fırlatma anı …

Tam bir fırlatma anı yaşıyorsunuz. Uzay mekiğine binip dünyadan uzaya doğru fırlatılmayı yaşatıyor…Adrenalin tam anlamıyla tavan yapıyor, müthişşşş bir duyguydu !… İndiğimiz anda bacaklarımız resmen titriyordu…Abartmıyorum zor ayakta durdum…Fırlatma sırasında bir ara başımı koltuktan ayırmıştım, öyle bir basınç vardı ki tekrar koltuğa dayayamadım ve yanlara çarptım…Parkın adrenali en çok yükselten Roller-coaster’ ı Space Mountain. İnipte biraz kendimize gelince çıkışta ne görelim; zirvede iken içeride grup grup fotoğraflarımız çekilmiş. İfadelerimiz tamamen kaymış tabi:))

İzlemek isteyenler aşağıdakii linkden ulaşabilir.

http://www.youtube.com/watch

Ardından birazcık soluklanabileceğimiz, sakin bir şekilde vakit geçirebileceğimiz; Micheal Jackson ın “We are here to change the World”- dünyayı değiştirmek için buradayız sloganlı filmini izledik. Film salonuna girmeden önce ön salonda flat ekranlara yansıyan görüntülerden filmin sahne arkası çalışmalarını izleyip ondan sonra salona girdik. Açıklamalar Fransızca olduğu için bilgi -information kısmına biraz Fransız kaldık. Ama kendileri bilir herhangi bir uyarı yaptılarsa da dilinizi bilmiyoruz gibi bir gerekçemiz olmuş oldu…Böyle turistik-dünyanın dört bir tarafından insan gelen bir yerde bu kadar milliyetçilik olur pes valla dedikten sonra salona girdik. Filmde 3D dışında; zeminde titreşim, hareket, lazer ve duman gibi efektler de varmış. Varmış diyorum çünkü bizim şansımıza film esnasında teknik bir sorun çıktı. Tamamını izleyemedik. 3D a diğer efektlerin katılması güzel yanıydı. Micheal Jackson un dansları da renk katmıştı. 3D Filmlerin belli periyotlarla değiştiği ve eski filmin daha ilginç olduğu söyleniyor…Kıyaslayamadık ama bu filmde kötülüklerle savaşırken Micheal Jackson ın dansları ön plana çıkarılmıştı.

It’s a small World; botlarla su kanalları arasından 15 dakika boyunca tur atıp dünyanın dört bir tarafından geleneksel kıyafetleriyle, hoş bir müzik eşliğinde dans eden bebekleri izliyorsunuz. Çok şirinnn ler.. Doyamadık, bir daha girelim dediklerimizdendi. Bu arada sınır yok, aynı turu defalarca tekrarlayabilirsiniz.…Tamamen tercihinize kalmış. Biz yeni denemelere yelken açıp sonra tekrarlarız deyince bir daha geri de dönemedik…

Geçit Töreni saat 17:00 de başlıyor…Tüm Disney kahramanlarını bu aşamada görebiliyorsunuz…Gidecek olanlara kaçırmamalarını tavsiye ediyorum…

Mickey -Mini Mousse, Oyuncak hikayesi, Aslan Kral, Deniz kızı, Winnie the Pooh, Simbad, Pinokyo, Alice Harikalar Diyarında…Hepsi neşeyle, dans ederek geçiyorlar…Bazı yerlerde duraklayıp çocukları da dansın içine çekiyorlar…Dansçıların gösterileri ve kostümleri çok profesyonelce hazırlanmış…

O kadar çok fotoğraf ve o kadar dolu bir gün oldu ki Disney yorumlarımı ve fotoğrafları bir sayfaya sığdırmadım:)) Devamı önümüzdeki günlerde….

 

Haz 8, 2011 - Seyahatname    Yorum Yok

Volendam

Volendam Hollanda da küçük şirin bir balıkçı kasabası. Hollanda’ daki pek çok yer adı gibi sonu  ”dam” ile bitenlerden (Amsterdam, Edam, Volendam…) Kutu gibi birbirinin benzeri, üçgen çatılı evleriyle bu kasaba kendinizi bir masaldaymış gibi hissettiriyor. Bir tarafında Kuzey denizi bir tarafında evlerin arasındaki kanallarda yüzen ördekleriyle huzur veren bir atmosferi var. Ömrünüze ömür katacak cinsden :))

Sokak aralarına girdiğinizde evlerin doğayla iç içe atmosferini ve şirin bahçelerini göreceksiniz.

Bahçelerde içinde alabalıkların yüzdüğü küçük havuzlar, birbirini kovalayan horozlar, rengarenk çiçekler ve minik şirin heykeller var…Aşağıdaki fotoğrafa dikkatle bakarsanız turuncu alabalıkları göreceksiniz…

Kasabanın merkezinde limana doğru giderken sağ tarafta geleneksel kıyafetlerle fotoğraf çekimi yapan bir fotoğrafçı da var…Vitrinde çekilmiş geleneksel kıyafetli alternatif pozları görebilirsiniz…. Hatıra fotoğrafı için orjinal bir fikir…

Bu fikrin benzeri uygulamaları Türkiye ‘de de başlamış. Son olarak Carrefour ‘ a gittiğimizde gördük. Sadrazam koltuğu üzerine Osmanlı tuğralı bir çerçeve konmuş. Hemen yanı başında sultan ve sadrazam kıyafetleri yer alıyor. Kıyafetleri giyip koltuğa kuruluyor ve fotoğrafınızı çektirebiliyorsunuz.

Volendam’ ın bu şirin atmosferinde deniz kenarında keyifli bir yemek yiyebilirsiniz. Özellikle deniz ürünleri ve balıkları meşhur. Kibbeling buraya özgü meşhur balık çeşitlerinden . Kızartılmış yada fırınlamış şekliyle yiyebilirsiniz.  Gölyazı da yediğimiz Turna balığı ile Mezgit karışımı bir tadı var. Yanında özel sosu ile servis yapılıyor. Tadı oldukça lezzetli.

Ayak üstü atıştırmalık olarak yiyebileceğiniz gibi (3-5 Euro civarında) , sahildeki küçük şirin restoranlardan birini de seçebilirsiniz…Restoranlarda tatlı ile birlikte menü fiyatı da 15 Euro civarında…De Koe lezzetli Kibbeling yemek için merkezdeki şirin restoranlardan birisi…Ayrıca meşhur elmalı payının da tadına burada bakabilirsiniz. Yada küçük şirin kafelerinde bir şeyler içip ortamın tadını çıkarabilirsiniz.

Evler, bahçeler gibi bu küçük kasabada satılan hediyelik eşyalarda birbirinden sevimli. Ahşap sabolardan ayakkabılar, ilginç magnetler, mutfak eşyaları, geleneksel Hollanda kıyafetleriyle el yapımı porselen bebekler alternatif seçenekler….Burdan canlı bir parça götürmek için ise lale tohumlarını tercih edebilirsiniz…Hem lale olsun hem de hiç solmasın isteyenlere de ahşap laleler var…

Lalelere bayıldım….Rivayete göre ilk lale tohumu Osmanlı zamanında Hollanda ‘ya gitmiş…Çok sevdiğim için bundan üç dört yıl önce oturma odamızı dekore ederken konsepti lale seçip; laleli avizeden, tabloya, ayaklı vazodaki çiçekten, vitraylara kadar odamızı lalelerle donatmıştım…Ne de olsa Osmanlı torunlarıyız biz, lale devri çocukları :)) Hal böyle olunca satın almasam da hayran hayran bakarak önlerinden geçtim ve porselen bebeklerle, ahşap saboların içinden hediyelikler seçmeye başladım…

 

Hiç ayrılmak istemesek de bu masalsı kasabaya başka bir tatilde tekrar uğramak üzere veda edip Marken e doğru yola çıktık…

Nis 6, 2011 - Seyahatname    Yorum Yok

Uludağ

Öyle bir dağ ki, dört mevsimi ayrı güzel. Buz gibi akan suları, yemyeşil çam ağaçları, gölleri, kışın bembeyaz yamaçları ve benzersiz bitki örtüsüyle kendine mıknatıs gibi çekiyor insanı….Bu iklim ve coğrafya ile tüm bu güzellikler kendinizi dev gibi hissettiriyor…Necip Fazıl’ın dediği gibi bir dev olmak istiyorsan, dağlarda şarkı söyle!

  • Al eline bir değnek,
  • Tırman dağlara, söyle!
  • Şehir farksız olsun tek,
  • Mukavvadan bir köyle.
  • Uzasan, göğe ersen,
  • Cücesin şehirde sen;
  • Bir dev olmak istersen,
  • Dağlarda şarkı söyle!

       Necip Fazıl Kısakürek

Pek çoğunuzun; kayak cenneti ve mangal sefası için ideal bir mekan gözüyle baktığı Uludağ ‘da aslında yaz aylarında yapılacak pek çok farklı aktivite var ; trekking, dağ bisikletiyle turlar, gölde yüzmek, zirve yürüyüşü yada tırmanışı v.b….

Bu aktiviteler arasında en keyifli deneyimi zirve yürüyüşü sırasında yaşadık. 25 kişilik EMO (Elektrik Mühendisleri Odası) grubu ile birlikte Volfram madeninden başlayan yürüyüşümüzde bize iki uzman dağcı eşlik etti. Böyle bir aktivite için ilk çıkışta mutlaka yanınızda uzman dağcılar olması şart. Yoksa teknik konular ve yön bulmada ciddi sıkıntı yaşayabilirsiniz… Bize destek olan spora ve doğaya aşık iki güzel insan; ayni zamanda birbirinin ruh ikiziydi… Hatta bu birliktelikleri resmi hale getirirken nikahlarını da zirvede kıydırmışlar….Ne hoş değil mi? İşte bu iki özel insan tüm tecrübelerini bize aktararak yol gösterdiler…İzlediğimiz güzergah şemadaki patika yol oldu.

Bu yürüyüşe çıkarken yanınıza; su ve kumanyalarınızın yer aldığı bir omuz çantası, iri cepli kargo tipi pantolon, iyi bir dağcı ayakkabısı (yada iyi bir spor ayakkabı), güneş gözlüğü, şapka, ensenizi güneşten korumak için ter emebilen pamuklu bir fular ve mümkünse zorlu alanlara karşı bir baton gerekiyor…Böyle bir tırmanışın en ideal zamanı ise Temmuz yada Ağustos ayı. Yani zirvede karların iyice eridiği bitki örtüsünün ve minik dağ çiçeklerinin açtığı aylar.

Aslında bu yürüyüş öncesi günde bir saat yürüyüşle antremanlı olmak ideali ama biz çok spontane gelişen geziye katılış planımızdan ötürü böyle bir fırsat bulamamıştık. Tüm hazırlıklar yapıldıktan sonra grup halinde çıkış başlıyor… Bazı kurallar var ki olmazsa olmaz. Bunlardan birisi tek sıra halinde yürümek ve gruptan hariç duraklama yapmamak… Yukarıda her yer aynı gibi görünüyor …Gruptan ayrılanları kurtlar kapar misali tek sıra düzenini bozmamak gerekiyor….Çıkış sırasında rotayı uzman dağcılarımız belirlediler. Çıkış sırasında sürekli S çizerek yürüyorsunuz ki eğimli kısımlarda çok fazla zorlanmayın….Belli bir noktadan sonra bulutların aşağıda kaldığını görüyorsunuz, işte bu müthiş bir duygu, dev gibi hissettiğimiz an. Bitki örtüsü oteller bölgesinden çok farklı, çok daha çorak ama küçük şirin dağ çiçekleriyle dolu. Tamamen dağın doğasına özgü bu çiçekler halen pek çok doğa bilimcilerin araştırma konularındanmış. Tüm bu güzelllikleri yaşarken mp3 ler çantaya, grup olmanın tadıyla tutturuk bir türkü; sesimiz yankılanırken bulutların üzerinde biz gayretle çıkışa devam ettik. Aralarda küçük molalarda vardı. Ama süre 2-3 dakikayı aşmayacak şekilde! Neden diye isyan ederken, uzman dağcılarımızın söylemi “uzun sure durursanız bir daha devam edemezsiniz, temponuzu bozmayın” şeklindeydi… vee finale çok yaklaştık, küçük zirveye ulaştık… Son dönemece girince karşımızda Zirve- 2542 metre yüksekteyiz- ; üzerinde bir bayrak ve anı defteri. Anı sayfalarına zirveyi aşmanın, bulutların üzerinde olmanın hissettirdiği tüm güzel duyguları aktarmaya çalıştık. Zirveye çıkış süremiz toplam da tam 4 saati buldu. Zirveden aşağıya doğru baktığımızda Kara göl, Kilimli göl ve Aynalı göl arda arda karşınızda. Hafif bir eğimle aşağıda inişe geçiyorsunuz veee gölün kenarına ulaşıyorsunuz…

Gölde yüzenler, göl çevresinde güneşlenenler, kamp kurup bir kaç günlük de olsa demir atanlar…Biz kumpanyalarımızı çıkarıp minik bir piknik sofrası kurduk kendimize…Zafere ulaşmış komutanların edalarıyla yorgun ama gururlu ve mutlu bir şekilde gölbaşı sefası yaptık. Aslında yorgunluk tavana vurdu da uğur böceğimle birlikte, zirveye Jeeple civar köylerden çıkan temiz yüzlü insanlara, inerken bizi de götürürmüsünüz dememek için kendimizi zor tuttuk. Hatta kamp için çadırları getirmediğimize pişman olmadık desem yalan olur…

Zirve görülecekler listemizde olan yerlerden biriydi. Anlatılmaz yaşanır bir macerayıdı….Yazın yapılacaklar, zirve yürüyüşü ile sınırlı değil; zirveye çıkmadan da dağın serin sularında gölette yüzmenin tadına varabilirsiniz. Aşağıdaki fotoğrafı yüzdüğüm gölette çekmiştim. Filmlerde izlerken gördüğüm ve çok farklı bir deneyim olduğunu düşündüğüm gölette yüzme aslında son derece keyifli. En başta doğa ile baş başa kalıyorsunuz, deniz yada havuzdaki kalabalık ve yoğunluk yok. Çevrede sadece sizi saran ağaçlar var…Yeşilin her tonu suyun yüzeyine yansıyor; görüntü muhteşem. Ayrıca dağdan gelen suyun oluşturduğu gölcüklerde, su, çeşmeden akar gibi berrak ve temiz…Suya alışınca çıkmak istemeyeceğiniz bir keyif hali…

Yazın güzellikleri kadar Kışın da ayrı bir büyüsü var Uludağın. Her yer ipeksi beyaz bir örtü ile kaplanıyor. Kayak takımları, snowboard yada kızaklarla kayma zamanı … Hangisi cesaret ve ilgi alanınıza giriyorsa, tercih size kalmış…Snowboard ‘u hiç denemedim ama deneyenler hem riskinin daha fazla hem de daha zor olduğunu söylüyor. Biz acemice de olsa kaymayı tercih edenlerdeniz…Kayakta tecrübe arttıkça kullandığınız pist sayısı da artıyor tabii.

Pistlerin kabaca çizimi aşağıdaki gibi; telesiyej kartını alıp bütün gün pistten piste dolanabilirsiniz. Eğer ilk kez deneyecekseniz öğrenme sürecini hızlandırmak için kayak hocasından ders almanızda yarar var. Aslında en temel hareket kar sapanı. Kar sapanını başarırsanız kaymak aslında hiç zor değil. Kayakların arkasını açıp uçlarını birbirine yaklaştırıyorsunuz. Yani ayaklarınızla ucu hafif açık bir V şekli yapıyorsunuz. Kayak hocaları bu hareketi yapmaya alışmanız için özel bir aparatla kayakların ön uçlarını birbirinden ayırıyor. Bu uygulama-kar sapanı- frene basmak gibi bir şey…Hızınız artarken dengeyi sağlamanız için. Paralel tuttuğunuz durumda gaza basmış gibi hızlanıyorsunuz. Teorisi kolay ama uygulamaya alışmak biraz zaman alıyor tabi…

Ayağımı yerden kesen üç şey acayip zevk veriyor… Bunlardan biri bembeyaz karların üzerinde kaymak, diğeri tekneden atlayıp turkuaz rengi sularda yüzmek ve sonuncusu da her iki tarafı ağaçlarla dolu bir yolda soft bir müzik eşliğinde araba kullanmak. Denemediyseniz özellikle kaymanızı tavsiye ederim…

Aktivitelerin yanısıra Uludağ a çıkıp şehire tepeden bakmanın (Bakacak tarafından görüntü Google Earth gibi) yada ormanın yemyeşil, kışında bembeyaz dokusunun sefasını (kuş sesleri eşliğinde) yaşayabilirsiniz. Bu sefanıza tertemiz ve bol oksijenli ortamda, şöyle kocaman bir porsiyon sucuk-ekmek yada kuzu çevirmede eşlik edebilir. Üzerine de şöyle mangalda pişirilmiş köpük köpük Türk kahvesi eşlik edince bunun tam karşılığı keyif oluyor !

Ayrıca Teferrüç ‘ten teleferikle Sarıalan‘ a çıkarak manzara keyfinizi çıkış yolu boyunca sürdürebilirsiniz. Teleferikle çıkış oldukça zevkli . Ama uyarmadı demeyin kalp problemi olanlar fazla heyecana dayanamayanlara tavsiye etmem.  Bazı yerlerde -direklerden aşağı inerken-uçaklardaki hava boşluğu gibi salınımlar yaşanıyor, işte bu kısımlar heyecanı arttırıp lunaparktaki gibi nabzınızın sınırlarını zorlayabiliyor.

 

Kas 20, 2010 - Seyahatname    Yorum Yok

Maşukiye

Bayram öncesi Maşukiye ye yaptığımız hafta sonu kaçamağına dair gezi notlarımı yazmak için ancak bayram tatilinin son günlerinde fırsat bulabildim… İzmit-Kocaeli-İstanbul ve Bursa çevesinde yaşayanlar için farklı bir seçenek Maşukiye. Doğayla başbaşa olmak, yeşilin her tonunu görmek, bol oksijen soluyup kuş sesleriyle ve Kartepeden akan gürül gürül su sesiyle dinlenmek isteyecekler için biçilmiş kaftan.Bizim ilk gidişimizdi ama bu yönlerini epey önce keşfedip daha fazla vakit geçirmek isteyen çevre illerden gelenler çok şirin bahçeli evler yaptırmaya başlamışlar bile… Maşukiye konum olarak İzmit ve Sakarya arasında kalıyor. İstanbul a 100 km mesafede, otoyol ile 1-1,5 saate ; Bursa tarafından gidip İzmit körfezini sonrası Gölcükten ayrılacaklara yaklaşık 2-2,5 saat uzaklıkta. Giderken İzmit-Sapanca-Arifiye’den sonra Kartepe tabelalarını takip ederek ulaştık. Adının nereden geldiğini merak ederek sorduğumuzda Osmanlıca aşıklar diyarı anlamına geldiğini öğrendik…

Maşukiye de dolaşırken Ataol Behramoğlu’nun bahar şiiri geldi aklıma…

Yüzümü bulutlara kaldırıp
Dua eder gibi mırıldanıyorum
Kuşlarla, otlarla yıkanıyorum
Rüzgarla, baharla …

Güneş gözkapaklarımı ısıtıyor
Ah! Güvenilmez bahar güneşi
Rüyada mıyım, gerçek mi bu
Hem var gibiyim, hem yok gibi

Bir dağın eteğinde , bir köy kahvesinde
Başakların sonsuz salınışı
Burada, kendimle başbaşa
Ömrümü böylece tamamlayabilirim…

Bir kuşu dilinden hiç öpmedim
Belki bir gün öpebilirim
Belki bir gün rüzgar olurum ben de
Eserim başakların üzerinden
Kalbim bir yaz gününe karışsın isterim
Bir kuş cıvıltısında doğmak için yeniden

Burada değil şiir yazmak kitap bile yazılır… Günübirlik gelenler için Maşukiye ve çevresinde doğa yürüyüşleri yapmak, kışın kartepede kayak yapmak, atv kiralayıp dolaşmak, doğal ürünlerle kahvaltı  yada leziz ve taze alabalıklar yemek mümkün.

Ayrıca Kartepe yukarıdan nefis bir manzarayla Sapanca gölüne bakıyor; yemeğinizi yiyip yürüyüşünüzü yaptıktan sonra tepeden manzaraya karşı bir kahve içmeden dönmemenizi tavsiye ederim…

Eyl 27, 2010 - Seyahatname    Yorum Yok

Siena

Siena tarihi özelliklerini çok iyi koruyan şehirlerden birisi. Evlerin kırmızı tuğlalı kendine özgü mimarisi ile diğer şehirlerden ayrılıyor. Ortaçağ’da bu binalarda kullanılan tuğlaların üretimi ile de ün yapmış. Efsaneye göre şehir Roma’yı kuran Remus ‘un oğlu Senius tarafından kurulmuş. İkiz kardeşleri emziren kurtta şehrin sembolü olmuş. Bu kurtun sembolik heykelini Siena ‘da ve Roma da bazı tarihi binalarda  görebilirsiniz. Orta çağ ve Rönesans dönemine kadar İtalya’daki güçlü şehirlerden biri iken Rönesans sonrası Floransa’nın egemenliğine girmiş.

Kırmızı tuğlaların hakimiyetinin bir sebebi varmış. Floransa’yı hakimiyetine alan ünlü Medici ailesi ile Toscana bölgesinde Siena’ya egemen olmaya çalışırken o dönem şehri tamamen harap etmiş. Ardından şehrin yeni baştan yapılandırılması sırasında bir an önce tekrar inşa edilmesi için hızlı ve ucuz bir yol olması açısından tüm binaları kırmızı tuğlalarla yapmışlar. Görüntü çok otantik. O dönemden sonra yapılan diğer binalarda görüntüyü bozmadan ayni malzeme ve tarzda inşa edilmiş. Tarihi dokuyu koruma konusunda tam anlamıyla örnekler. Bizim bu konuda çok yol kat etmemiz lazım diye düşünüyorum.

Siena kırmızı tuğlalarıyla yapılmış evleri dışında Duomonun taş ve renkli mermer ile el işçiliği de görülmeye değer.

Şehre özgü bir başka konu 16.yy dan beri her yıl Temmuz ve Ağustos aylarında şehrin daracık ve eğimli sokaklarında yaptıkları at yarışları. Sokakların arasında düzenlenmesi dışında diğer ilginç yanı atın sadece gemlerini kullanarak çıplak ata binmeleri. Bu nedenle yarışlara katılmak ciddi ustalık istiyor. Evlerin önünde de araba park alanı yerine duvarlarda atları bağlamak için büyük metal halkalar var. Şehir içinde farklı bölgeler var. Bu bölgelerin de kendine özgü filamaları var.

Farklı filamalı bölgeler bu yarışlarda birbirleriyle yarıştıkları için şehrin kendi içinde müthiş bir rekabet var. Filamaları fotoğraftan görebilirsiniz.

Yarışlar Campo meydanında başlıyor ve şehrin sokaklarında yapılıyor. Campo meydanı bu nedenle şehrin kalbi gibi.

 

 

 

Yarış zamanında meydanda çevredeki cafelerin masaları kaldırılıp seyirciler için localar hazırlanıyor. Localardan ve orta bölgeden seyirciler yapılan at yarışını seyredebiliyorlar.

 

Kaynak: www.aboutsiena.com

Midye şeklinde hafif eğimli bir meydan. Yarış zamanı dışında da meydan hareketli. Cafelerde oturanlar, meydanın taşlarında gazete,dergi okuyup, güneşlenenler. Meydanda biraz vakit geçirip dinlendikten sonra katedralin yanında bulunan müzeye ve ardından kuleye yöneldik.

Kule yüksek bir tak gibiydi. Daracık ve dönerek çıkılan merdivenler var. Ayni anda sadece tek bir kişinin geçebileceği kadar dar. Bi gayret çıkarız derken döne done başımız döndü çıkana kadar. Ama yukarı çıkıpda manzaranın keyfine varınca değdi  doğrusu . Yukarıdaki ilk fotoğraftan gördüğünüz gibi şehir ayaklarımızın altındaydı. Enteresan tarafı çatılarda hiç uydu anteni yok. Sonradan öğrendik ki klimada kullanmıyorlarmış. Daha doğrusu yasakmış. Şehrin tarihi dokusunu korumak için alınan bir önlemler. Koruma çalışmaları bu kadarıyla da kalmıyor. Ciddi bir finans akışı da var. Şehirlerin girişinde rehberimiz ayakbastı parası olarak her şehre girişte ciddi bir ödenek ayırıyor. Bu paralarda şehrin genel görünümü, tarihi eserlerin bakımı gibi konularda kullanılıyormuş. Ayda bir milyon, senede on iki milyon turistin gelişiyle sadece ayakbastı parasından elde ettikleri geliri tasavvuf edemiyorum. Turizm ciddi anlamda gelir kaynakları. Bu kadarıyla da kalıyor. Esnafı da İtalyan hükümeti ciddi anlamda koruyor. Biz bu kadar şehir gezmemize rağmen bir tane Çin, Meksika yada Türk restoranı göremedik. Tabii ki İtalyan yemeklerinin tadına bakmaya kararlıydık ama bu durum biraz ilginç geldi doğrusu. Sorduğumuzda öğrendik ki Berlusconi’ nin kararıyla hepsi kapanmış. Kendi restoranlarının payını paylaşmak istemediler anlaşılan…

Siena’nın bir başka özelliği çevresinin doğal güzellikleri ile yeşilin her tonuna sahip olması. Toscana’nın verimli topraklarında, otantik evler, üzüm bağları, çiftlikler şato görünümünde ortaçağdan kalma evler…Bu bölgede Siena dışında geniş zaman ayırarak dolaşılabilecek pek çok tarihi  kasaba var. Pisa’ ya geçmek üzere Siena’dan ayrılırken Toscana bölgesi için arabayla geniş zamanda ayrı bir gezi yapmaya karar verdik.

 

Kaynak: www.aboutsiena.com

Eyl 15, 2010 - Seyahatname    Yorum Yok

Didim

Altınkum plajında geçen yıl Ağustos ayında bir hafta tatil yaptık. Yukarıdaki fotoğrafı kaldığımız otel odasından asansör ile kahvaltıya inerken yakaladım.

Sakin bir tatil hem berrak hem de çarşaf gibi deniz arıyorsanız bu şirin tatil beldesinde özellikle Altınkum plajında hoş vakit geçirebilirsiniz. Biz resmen balıklarla birlikte yüzdük. Onları çıplak gözle bile görebiliyorsunuz öyle deniz gözlüğü falan kullanmanıza gerek yok.

Didim in turistik ören yerlerinin başında  Apollon tapınağı geliyor. Tapınağın ve Didim in sembolüde yine bu tapınakta sergilenen Medusa heykeli…

 Efsaneye göre deniz Tanrısı Poseidon,çok güzel bir kız olan ve saçlarıyla övünen Medusa’ya aşık olur ve ona Athena’ya adanmış bir tapınakta tecavüz eder. Bu durumu kendisine hakaret olarak kabul eden Athena’nın öfkesi Medusa’yı hedef alır ve kızı saçlarının her bir teli yılan olan,bakışlarıyla taşa çeviren bir yaratığa dönüştürür… Yüzyıllar geçse de ihanet öyküleri hep benzer şekilde efsaneleşiyor.

Tapınakta ise Medusa Başı heykeli veya nazardan korumak için alınmış bir önlem  olarak kullanılmış.Kötü gözle bakan taş kesilsin gibi bir anlam yüklenmiş…

 

Eyl 15, 2010 - Seyahatname    Yorum Yok

Vatikan

Vatikan dünyanın en küçük yüzölçümü ve nüfusuna sahip ülkesi . Devletin başkanlığını Papa ’nın yaptığı Vatikan, Roma’nın sınırları içerisinde bulunmakta. İlk olarak 1929 ‘da bağımsızlığını ilan eden ülkede yaklaşık 500 kişi yaşıyor. Çalışanların ve din adamlarının ikamet ettiği alanlar dışında; postahanesi, bankaları, parası, hukuk sistemi, gazetesi ve 20 dilde yayın yapan radyosu var. Devletin başındaki Papa dini gücüyle o kadar etkili bir insan ki Amerikan Başkanları bile sadece O’nun önünde eğiliyor. Bu küçük görünüp gücü aslında çok büyük olan ülkenin gelirleri dünyanın her yanında kilise olmasına karar verilen arsaların satın alınıp ardından kiralarının toplanması yoluyla sağlanıyormuş. Kurulduğu dönemden itibaren tüm eserler Katedral ve Vatikan müzesi içinde yer alıyor. Katedral ayni zamanda Rönesans ve Barok dönemin önemli eserlerinden. İçeride yer alan Bernini ve Michelangelo’nun eserleri kolleksiyonun paha biçilemeyen parçalarından. Vatikan’ın ön tarafında yer alan SAN PIETRO katedrali 1641 yılında inşa edilmiş. Katedralin bulunduğu meydan ayni zamanda Papa’nın halka hitap ettiği meydan. Üç kutsal kitapta ortak noktalar arasında yer alan ; oruç gibi, güzel ahlak gibi ölçülü giyim de dinine çok bağlı olan katoliklerde önemli konulardan. Vatikan ‘a ve katedrale girerken kıyafet yönetmeliğine uymak gerekiyor. Bayanların askılı ve mini ile girmesi, erkeklerin kısa şort ve şapka ile girmesi yasak. Ancak içerideki fotoğraftan da göreceğiniz gibi ziyaretçiler için kurallar yine de çok sınırlayıcı değil; kısa kollu serbest baş örtüsü istenmiyor. Daha detaylı kurallar Katoliklerde daha çok kendini tamamen dinini yaşamaya adamış rahibeler için söz konusu; onlar uzun kollu uzun elbise giyip başörtüsü kullanıyorlar.

Tavandan yer döşemesine kadar her şey çok estetik el işçiliğiyle yapılmış. İçeride papalarla ilgili de bilgiller var; büyük bir panoda tamamının kronolojik sıra ile isimleri yer alıyor. Katedraldeki en özel eserlerden biri Michalengeleo ‘nun Mermerden inşa ettiği Meryem ana ve kucağında İsa heykeli . Tek parça mermer nasıl da hiç kırılmadan bu kadar detaylı çalışılmış. Renkli olsa canlı zannedersiniz. Özel olarak korunmaya alınan heykelin camekan ardından ve uzaktan ancak bu kadar net görüntüleyebildim. Belki elimde daha iyi bir objektif olsa daha net bir görüntü çıkabilirdi ortaya. Ama bu kadar bahsettikten sonra çektiğim fotoğrafta merakınızı gidermeye yeter diye düşünüyorum.

Vatikan müzesi ve koleksiyonu için ise kesinlikle ayrı bir gün ayırıp sabahtan yola çıkarak yoğun kuyruktan fazla nasibinizi almadan gitmeniz gerekiyor. Bir başka yolda çok planlı iseniz önceden rezervasyon yaptırmak. Biz rezervasyon yaptırmadan sabahın erken saatlerinde kırmızı renkli metro yani A hattıyla , Ottaviano istasyonuna gittik. Ottaviano istasyonunda inince, VIA OTTAVIANO caddesini takip ederek, ilerledik. Küçük hediyelik, şık kıyafetler satan mağazalardan sonra sağ tarafta MUSEI VATICANI yani Vatikan müzesi yazısını görerek sağa döndük. Müze girişi olduğunu 100-200 m önceden anlaşılıyor çünkü önünde epey yoğun kuyruklar oluyor. Kuyrukta Rusu, Almanı, Hintlisi Çinlisi her milletten insan görmek mümkün…Giriş kişi başı 15 Euro. Roma Pass kart alanların kartı Vatikan ’da geçersiz çünkü burası farklı bir ülke. Roma’ ya kadar gidip Melekler ve Şeytanlar filminde izlediğimiz Vatikan müzesini görmeden dönmeyiz dediğimiz yerlerdendi. O nedenle kalabalık ve metrelerce uzayan kuyruğa aldırış etmeden sabah erken saatlerde gitmenin avantajı ile bir saatlik bekleyişten sonra içeriye girmeyi başardık. Girişte dedektörler ile uçağa giriş öncesi yapılan aramalar gibi ciddi bir arama yapılıyor. Ancak içeriye kamera, fotoğraf makinası sokmak yasak değil. Bazı odalarda flaş kullanmak yasak. Şehir efsanesi midir bilinmez ama rivayete gore bir Türk’ün etkisi ile böylesi yoğunlaşmış… Hangi Türk olduğunu hemen hatırlayacaksınız tabii ki Meğmet Ali Ağca…. Yani her yerde iyi yada kötü bir şekilde başı çekmişiz.

Suikastten konu açılmışken Papa’nın koruyucuları İsviçreli askerler.  Ellerinde mızrakları, bellerinde kılıçları, renkli üniformaları ve hareketsiz duruşlarıyla Dolmabahçe sarayını koruyan askerler gibi turistlerin oldukça fazla dikkatini çekiyorlar. Tam 500 yıldır Papa’ya sadakatle hizmet ediyorlarmış.

Hepsini dolaşamadık ama toplam 1400 odası olduğu söylenen Vatikan Müzesi’nin içinde en önemli bölümleri; 1508-1512 yılları arasında inşa edilen ve adını Papa Sixtus IV’den alan CAPELLA SISTINA yani Sistina Şapeli, Papa Julius II’nin görevlendirdiği Raphael’in dekore ettiği RAPHAEL Odaları, bir dönemin tarihini yansıtan Harita ve Goblen koleksiyonları . Harita galerisinde Malta kuşatması, galerinin duvarına 16.yy haritacısı Ignazio Danti tarafından resmedilmiş. Kilise topraklarına ait 40 harita yer alıyor. Yukarıdaki fotoğraf Sistina Şapeli ‘nin tavanında yer alan Michelangelo ‘nun yaptığı dünyanın yaradılışı ve ilk insanın düşüşünü anlatan ünlü tavan freski. Ortadaki resim; ilk insanın yaratılışını anlatıyor. Pek çoğunuzun kartpostallarda gördüğü iki parmağın uc uca etkileşimi ile Michelangeleo Hz.Adem ‘in yaratılışını resmetmiş. En sağdaki resimde ise Hz.Adem ve Hz.Havva anamızın Cennette yasak elmayı koparıp Cennetten kovuluşları resmedilmiş. Şapelin sağ duvarı boyunca Hz.İsa’nın sol duvarı boyunca Hz.Musa’nın mucizeleri resmedilmiş. Tabii Peyganberimizi son peygamber olduğu için kabullenmek istemediklerinden olsa gerek yapım yılı 1500 lerde olan şapelde sadece iki Peygamberin mucizleri yer alıyor. Avrupa birliği konusunda Yunanistan gibi bir ülke sorun yaşamadan dahil edilirken bizim dahil olmamızda sadece birliğin prosedürlerindeki eksiklerimizden olmadığını bir din bütünlüğü ve farkı olduğunu Şapeli dolaşırken tekrar derinden hissettim.

Aşağıdaki fotoğraf ise Raphael odalarının birinden çektiğim bir savaş resmi. Tarihlerini adım adım resimlere işlemişler. Bu odalardaki resimler Raffaello tarafından 16. yy.’da yapılmış. Sistine şapelinde tavanlar ve duvarlar, Rafael Odaları’ndaki duvar resimlerine bakarken kendiniz kaybediyorsunuz. Heykeller öylesine detay çalışılmış ki ; eller, ayaklar, kaslar, Resimlerde insan figürlerinde ;gözler, bakışlar ve kumaşlarda ;doku ve ipliklere kadar tüm ayrıntılar sanki büyüteç ile işlenmiş.

Vatikan ‘da dolaşıp İtalya ve Katolik tarihini ve koleksiyonunu gezerken çok farklı bir Amerikalı ile tanıştık… Fotoğraf çekmesini rica ettiğim 25-27 yaşlarında görünen mütavazi bir turistti önce ilk bakışta…Yatay çektiği pozdan sonra İngilizce olarak bir pozda dikey çekermisiniz dediğimde bana “şöyle mi ?” diye sormaz mı…Amerikan İngilizcesini aksanlı ve çok düzgün konuşmasına rağmen Türkçesi de oldukça net olunca acaba Türk mü yada Türkçeyi nasıl öğrenmiş olabilir diye düşündüm. Dayanamayarak başladık Türkçe konuşmaya… Türkçeyi nerden biliyorsunuz dediğimde bize hikayesini anlattı. Amerika ‘da evlerine misafir gelen bir Türk kızıyla arkadaşlığı sırasında Türk ve Osmanlı kültürüne çok ilgi duymuş. Önce Türkiye’ye gelip Tömer ’de bir yıl ders alarak Türkçe’yi öğrenmiş. Ardından Osmanlı tarihini incelemek için Arapça dersleri almaya başlamış. Ülkesine geri dönüp ilk önce Osmanlı Tarihinde master ardından doktoraya başlamış. E pes yani dediğinizi duyar gibiyim… Biz dedik şahsen hatta ağzımız açık kaldı, insanın azimli olunca yapamayacağı yok… Ama evlerinde kalan Türk kızına da bravo doğrusu Türklerin ve Osmanlılar bu kadar iyi lanse edilmiş ki Amerikalı bir genç kızın oralardan kalkıp Türkiye’ye gelerek iki dil öğrenmesine ve tüm eğitim hayatını Osmanlı Tarihi üzerine kurmasına vesile olmuş…

İtalya seyahatine çıkmadan önce İtalya ile ilgili okuduğum kitaptan Vatikan müzesinin inceleme detayınıza göre bir buçuk saat ile beş saat arasında dolaşabilirsiniz şeklindeki yorumu okumuştum. Biz üç buçuk saat dolaşmışız.. Ama inanın zamanın nasıl geçtiğini hiç anlamadık desem yeridir. Vatikandaki şaheserleri dolaşırken cupola adı verilen kubbesine çıkmaya ne taakatimiz ne de zamanımız kalmadı. Çıkmak için iki yol varmış, asansör veya merdivenler. Tüm Roma’yı göreceğiniz kubbenin en üst noktasından  manzara oldukça oldukça güzelmiş. Biz Roma manzarasını  SAN PIETRO katedralinin karşısında yer alan ve alttan ona bir tünelle bağlanan Melekler kalesinden seyrettik.  Bu tünel Papa’ların acil –ekstra durumlarda ortadan kaybolabilmeleri için yapılmış.Müze bitince, VIA PORTO ANGELICA caddesini takip ederek, SAN PIETRO katedralinin bulunduğu yere çıkılıyor. VIA CONCILIAZIONE caddesini takip ederek, FIUME TEVERE nehri kıyısından  CASTELS ANGELO kalesine kadar yürüdük. Kalenin tepesine çıkarak Vatikan’ın ve Roma’nın manzarasına karşıdan baktık.

Eyl 15, 2010 - Seyahatname    Yorum Yok

Roma

Roma’da ilk günümüzde tur grubumuz ve rehberimizle birlikte Vatikan’daki SAN PIETRO katedralini gezerek başladık. Katedralle ilgili fotoğraflara gezi menüsündeki VATİKAN kısmından bakabilirsiniz. Ardından şehrin diğer önemli meydanlarını; yukarıdaki fotoğrafta görünen PIAZZA NOVONA yani Novona meydanını , PANTHEON’u,  PIAZZA DI SPAGNA yani İspanyol merdivenlerini, FONTANA DI TREVI  yani  Aşk çeşmesini dolaştık. Roma için kesinlikle ayağınızda iyi bir spor ayakkabı yada hafif rahat bir sandalet şart . Çünkü bahsettiğim meydanların tamamını dolaşmanın en iyi yolu yürümek. Roma sokakları bazı yerlerde çok dar arabaların geçişine izin verilmiyor. Ayrıca bir şehri yakından yaşamanın en iyi yolu dolaşıp sokak aralarındaki hayatı da görmek diye düşünüyorum. Arabayla bir şehri dolaşmak birazcık şehre teğet geçmek gibi… Dolaşmak için farklı araçlar kullananlar da var. Ginger, motosiklet, bisiklet, fayton…

Fayton deyince şaşıranlar olabilir ama ayni bizdeki gibi fayton gezileri orada da turistler için oldukça popüler bir yol. Hatta Akdeniz kültüründen ortak özelliklerimiz mi desek bilemiyorum ama atlarını bile bizdeki gibi el işi ürünlerle süslüyorlar…

Estetik konusunda İtalya bir ekol diye düşünüyorum. Mağazaların vitrinleri, giriş kapıları, evlerin balkonları, kapıları hepsi çok estetik ve tarihi….

Ayrıca ;çiçekler, tüller, biblolar, sepetler gibi aklınıza gelebilecek pek çok orijinal aksesuarla süslenmiş…Sanatın merkezi olan bu ülkede yetişen sanatçıların estetik genleri kuşaktan kuşağa taşınmış galiba:)) Tablo gibi görünüyor,bayıldık doğrusu J

PONTE VITTORO EMANUELLA II köprüsü üstünden heykelleri ve nehri izleyerek geçtik. Roma’yı ikiye bölen Tiber Nehri usul usul akıyor. İleride San Pietro Katedrali’nin kubbesi görülüyor. Köprüyü geçtikten sonra, yürüyerek CORSO VITTORIO EMANUELLE II   ( Emanuelle II, İtalya’nın ilk kralının ismi) caddesinden, PIAZZA NOVONA meydanına kadar yürüyerek ulaşabilirsiniz. Bu meydan da dönemin en güzel Barok yapıtları var.  Bir başka özelliği ise günümüzde tam olarak ressamlar sokağı şeklini almış. Sokak ressamları o kadar mükemmel tablolar yapmışlar ki galerideki resimleri dolaşır gibi bir uçtan bir uca dolaşabilirsiniz. Ayrıca bu meydandaki Fontana dei Quattro Fiumi isimli yapıt Bernini ’nin en muhteşem yapıtı. Dünya ’ daki o dönemde bilinen dört büyük nehri (Nil,Tuna,Ganj ve Rio de la Plata) temsil eden heykellerden oluşuyor. Yan tarafında da  Neptün Çeşmesi’ yer alıyor. Meydanın tadını çıkarmak için cafelerden mola vermeye uygun.

  

Novona meydanında yürümeye devam ederek, ara sokaklardan, hediyelik eşya satan dükkanları geçip, PANTHEON a ulaşılabiliyor. Haritada ara sokakları ve tarihi eserlerin tümünü görerek yönünüzü ayarlayabilirsiniz. Pantheon tarihi ve mimari yönüyle mutlaka görülmesi gereken bir yapı. Pagan döneminde tapınak olarak inşa edilmiş ama sonrasında katolik kilisesine dönüştürülmüş. En önemli özelliği mimari de kafesleme tekniği adı verilen teknikle direk kullanılmadan yapılmış bir kubbesi olması. Bu kubbenin tam ortasında ise  kocaman bir delik yer alıyor.  Kare bantlar oculus adı verilen delikten içeri sızan ışığın bir illüzyon sağlamasının yanında kubbenin çökmesini de önlüyor. Raphaello’nun mezarının da burada olduğu biliniyor. Pantheon’un bulunduğu meydanda Bernini’nin bir eseri daha yer alıyor. Mısır dikilitaşını taşıyan bir fil heykeli. Ayrıca meydanda cafe ve restoranlar ile fastfood tercih edenler için Mc Donalds var. Tüm İtalya’da dikkatimizi çeken hiç farklı mutfakların geleneksel restoranlarının olmaması oldu. Berlusconi’nin aldığı bir kararla hepsi kaldırılmış, amaç tabii ki kendi restoranlarını kalkındırmak. Doğrusu biz pek şikayetçi değildik; pizza çeşitleri, makarna çeşitleri, lazanyalar, balık ve dana etli yemekleriyle İtalyan mutfağı gayet lezzetli ve çeşitli. Biz gittiğimiz yerin geleneksel tadlarını denemekten yana olduğumuz için yeni lezzetlerden keyif aldık …

Via del Corso caddesinden yürümeye devam ederseniz  VIA FONTANA DI TREVI yani aşk çeşmesi caddesine çıkabilirsiniz. Fontana di trevi yani aşk çeşmesi 1730 lu yıllarda yapılmış. Yapımı 30 yılda tamamlanmış. Çeşme üzerinde deniz tanrısı Neptün’ün heykeli ortada yer alıyor. Her iki yanındaki deniz atları iki farklı karakterde. Bunlardan biri kızgın zaptedilemeyen, diğeri sakin; kulağının dibinde borazan öttürülmesine rağmen sakinliğini kaybetmeyen bir at figürü. Heykeltıraşın burada anlatmak istediği kızgın at ile denizin dalgalı hali iken sakin at ile denizin durgun halidir. Aslında hayatın da inişleri ve çıkışları olduğunu anlatmak istemiş. İnanışa göre eğer çeşmenin havuza para atarsanız Roma’ ya-İtalya ’ya bir daha geri geleceğiniz anlamına geliyor. Tabii bence tamamen şehir efsanesi, işin aslı müthiş zengin tarihi, doğal güzellikleri ve sıcak iklimi ile bir gidenin bir daha tercih edebileceği bir ülke olması… Biz de tekrar fırsat bulursak yine gelelim diye düşünerek ayrıldık İtalya’dan… Aşk Çeşmesini karşınıza aldığınızda sol tarafta nefis lezzetli dondurma çeşitleri olan bir roma dondurmacısı var, tadına bakmadan geçmemenizi tavsiye ederim. Roma dondurması oldukça meşhur; kavunlu, tiramisulu, kahveli çeşitleri tadına bakılması gereken farklı lezzetlerden…Yine  Via del Corso  caddesi üzerinden yukarı doğru devam ederek, Via Condotti caddesine ulaşabilirsiniz. PIAZZA DI SPAGNA yani İspanyol Merdivenlerine ulaşabilirsiniz. Adını 17. yy’da Papalık bölgesinin İspanyol büyükelçiliğini barındırmak üzere burada inşa ettiği Palazzo SPAGNA’dan almış. Merdivenlerde dinlenip soluklandıktan sonra karşı sokağında yer alan Gucci, Prada gibi şık ve önemli markaların mağazaları dolaşabilirsiniz. İspanyol merdivenlerinin bulunduğu bölgeye Metro ile A hattından gelip SPAGNA durağında inerek de ulaşabilirsiniz.

Tur programı dışında önceden gitmeyi planladığımız yerleri ise şehir haritası ve metro ile kendimiz dolaştık. Özellikle içini görmek istediğimiz ; Vatikan Müzesi, Melekler Kalesi, Kolesyum planladığımız listede ilk sıralarda yer alıyordu. Aslında Roma ‘yı kendi başınıza bir şehir haritası, kendinizi ifade edecek kadar İngilizce ve  metro kullanımıyla rahatlıkla dolaşılabilirsiniz. Kendi başına dolaşıp üç gün kalacaklar için Roma Pass kartı oldukça uygun . Toplu ulaşım ve ilk iki müze de giriş ücretsiz. Roma Pass kartının fiyatı kişi başı 25 euro . Zaten müze girişleri 8-15 Euro arası değişiyor. Dolayısı ile iki müze ve ulaşımı hesaplayacak olursanız kesinlikle daha fazlasını veriyorsunuz  Biz İtalya’nın ve Roma’nın bir kısmını kendimiz bir kısmını da tur ile birlikte dolaştık. Geneli görmek için tur grubu ancak özel olarak içine girerek dolaşmak istediğiniz yerler için kendiniz dolaşmanız gerekiyor. Turun programında istediğiniz yerleri seçebileceğiniz için tercih yaparak  kendi belirlediğiniz yerleri gezebilirsiniz. Tur programının bizim için avantajı gördüğümüz yerleri rehberimizle daha bilinçli dolaşmak ve sadece Roma değil İtalyadaki diğer önemli ve tarihi şehirleri de görmek oldu. Şehirler arası transferler ve ara bölgelerin  sekiz gün gibi kısa sürede dolaşabilmek açısından avantajlı oldu. Bunu okurken sekiz gün çok da kısa bir zaman değil diye düşünenleriniz olabilir . Ama söz konusu ülke İtalya ise gidenler bilir sekiz gün kesinlikle uzun değil. Bu sure içinde gördüğümüz şehirler; ROMA, FLORANSA, VENEDİK, PİSA, SİENA, VERONA, GARDA gölü-SIRMIONE ve dünyanın en küçük ülkesi VATİKAN oldu. Geziler menüsünden diğer şehirlerin ve dünyanın en küçük ülkesi VATİKAN ‘ın fotoğraf ve yorumlarına ulaşabilirsiniz.

Roma ‘yı dolaşırken kalacağınız otelin resepsiyonundan yada turizm bürolarından ücretsiz şehir haritası bulmanız mümkün. Haritayı daha iyi anlamanız ve verimli kullanmanız için bilmeniz gereken bir kaç nokta var. Haritada göreceğiniz ifadelerden; VIA cadde ,  PIAZZA ise meydan anlamına geliyor. Haritada metro güzergahlarını incelerseniz iki metro hattı olduğunu göreceksiniz. Biri kırmızı hat, diğeri mavi hat. Metro biletleri, istasyonların girişlerinde, otomatik para atılıp bilet alınabilen makinalardan alınıyor. Bunun için yanınızda bozuk para bulundurmanız gerekiyor. Metro biletini günlük veya tek seferlik alabilirsiniz. Tek seferlik bilet, 1 euro. Farklı hatta, 75 dakika içinde, aynı bileti iki kez kullanabiliyorsunuz. Metroda inilecek her istasyonu sesli ve yazılı olarak gösteren bir düzen var. Yani dikkatli olursanız , yanlış inmeniz mümkün değil. İtalyanlarda şehir içi ulaşımda sıkça kullandığı metro hatları genellikle biraz kalabalık oluyor, ancak ulaşım için en emniyetli bir yol. Tabii emniyeti taksicilerin dolaştırma ve farklı tarife uygulamalarına karşı söylüyorum. Roma ’da her zaman İstanbul ‘daki gibi temkinli olmak gerekiyor, çantalarınıza ve cüzdanlarınıza dikkat :)) Biz hiç yaşamadık ama bu konuda kötü tecrübeleri olanlar var…Müzeleri dolaşırken geneli 09:00-19:00 arası açık ve genel olarak pazartesi günleri kapalılar.
 

İlk gün ki turumuzdan sonra ikinci gün mavi metro hattı üzerindeki COLOSSEO istasyonunda inerek Kolesyumu  ve çevresini gezebilirsiniz. Kolesyum meşhur gladyatör dövüşlerinin yapıldığı amfi tiyatro. İ.S.72 yılında yapılmaya başlanmış. 55 bin kişi alacak kadar devasa.. Oturma düzeni sınıflara göre ayarlanmış. Arena adını inşa edildiği Neron un sarayındaki yaldızlı bir bronz heykelden almış. 523 yılına kadar dövüşler devam etmiş. Bazı taşlar taş ocaklarında kullanılmak üzere alınmış, ardından ikinci dünya savaşında da bombalanmış . İtalya ’daki orijinal formu ile kalmamış nadir eserlerden. Görüntüsü aşağıdaki gibi. Tribünlerin arka kısımları gladyatör kıyafetlerinden küçük bir müze oluşturulmuş. O dönem epey vahşet yaşanmış buralarda … Gladyatör filmini seyredenler hatırlar; köleleri kölelerle, hayvanları kölelerle dövüştürüp hem eğlenmiş hem de bahislerle epey para kazanmışlar.(Ne vahşet değimli? Romalılar epey acımasızmış…) Hayvanların arenaya çıkarılması için arena zemini basit sarkaç sistemleri ve kafeslerle kaplı, küçük maketlerini müze şeklinde ayırdıkları kısımda sergiliyorlar.

Kolesyum sonrası çevresindeki antik roma şehrini dolaşabilirsiniz. Palatine Tepesi ile Capitoline Tepesi arasındaki geniş alanda Roma İmparatorluğuna ait idari binaların, tapınakların, bazilikaların, çarşıların ve sarayların kalıntıları var. Antik Roma’nın kalıntıları arasında, 2000 yıl önce –Sezar (Cesare) döneminde hayatın, politikanın ve tabii entrikaların döndüğü yerlerde yürüyerek dolaşabilirsiniz.

Ardından yakın çevrede yer alan orta çağ ve bazı Rönesans eserlerinin yer aldığı Capitolium (Capitoline) müzelerini harita yardımıyla Piazza di Campidoglio’da meydanında bulabilirsiniz. Kolesyum ’a on-onbeş dakika yürüme mesafesinde… Konumu Roma şehrinin kurulduğu yedi tepeden biri olan Capitoline tepesi üzerinde yer alıyor. Heykel koleksiyonunda özellikle Bronz heykeller ve resim koleksiyonu müzenin en ilgi çekici kısımları. Vatikan’ı bir yana ayırırsak Roma’nın en önemli ve en güzel eserlerini barındıran müzesi Capitoline diye düşünüyorum. Müzeleri oluşturan; 15. yüzyıl ile 19. yüzyıl arasında yapımı süren üç sarayda, farklı dönemlere ait resimler, heykeller ve farklı tarihi objeler sergileniyor. Bence en önemlisi, Roma’nın simgesi olan anne kurt heykeliydi.

Müzede Roma’nın simgesi anne kurt ile Remus ve Romulus bronz heykeli bronz heykellerin bulunduğu geniş salonda yer alıyor. Truva soyundan gelen ve savaş tanrısı Mars’ın ikiz oğulları olan Remus ile Romulus, doğduktan sonra sepet içinde Tiber Nehri’ne bırakılmış. Anne kurt onları bulup ve emzirmiş. (Tanıdık bir hihaye değil mi?) Daha sonra Romulus, Remus’u öldürüp ve Roma şehrini kurmuş. Efsaneye göre kuruluş öyküsü böyle…Ne garip benzerlikler var, taht kavgasında da Osmanlı İmparatorluğunda kardeşini öldüren padişahları anımsattı bana…

Medussa heykelinden de bahsetmeden geçemeyeceğim. Didim e gidenler bilir, bir başka örneği de Didim de yer alıyor. Efsaneye göre tanrıçanın kocasıyla aşk yaşayan genç güzel kadın onun laneti sonucu çirkin ve yılan kafalı bir kadına dönüşmüş.

Roma tarihiyle ilgili önemli eserlerin yer aldığı müzede İngilizceniz yeterli ise girişte alacağınız kulaklıkla dijital rehber kullanarak eserlerle ilgili bilgi almakmümkün oluyor.

Capitoline müzesinden çıkıp yürüyerek yokuş aşağı 50 m kadar yürüdükten sonra sağ tarafta Ünlü Vittorio Emmanuelle Anıtını göreceksiniz.  Birleşik İtalya’nın ilk kralı Vittorio Emmanuelle II’nin adına, 1911’de başlanıp 1935’te tamamlanmış. Romalılar bu kadar yoğun tarihi eser ve antik kalıntının arasına yapılan bu binayı çok yeni buluyor ve beğenmiyorlar.  Yürüyerek geçmeseniz bile ulaşım sırasında ana yol üzerinde geçerken de görebileceğiniz bir yapı. İçeride de bir ulusal müze var, tabii eserler daha çok yakın geçmişe ait…

Üç günlük roma gezimizi tamamlarken-üçüncü gün Vatikan- yorgunluğumuzu Roma tavernasında attık. Roma’nın gündüzleri kadar geceleri de çok renkli. Gittiğimiz taverna zamanında Pavorotti’nin de uğradığı restoranlardan biriymiş. Müzikler tam anlamıyla harikaydı. Floransa için enerji topladık.

Arrivederci Roma….

Ağu 10, 2010 - Seyahatname    Yorum Yok

Floransa

Floransa ‘nın tarihi oldukça köklü. 1. yy ‘ da Roma kolonisi olarak kurulmuş. İktidarı önce Floransa Cumhuriyeti’ nin daha sonraki üç yüzyıl boyunca çok zengin Medici ailesinin eline geçmiş. İktidar mücadelesi ve hakimiyet zorlukları da beraberinde geçirmiş. Medici ailesinin ileri gelenlerinden biri suikasta uğramış. Ardından çok korunaklı bir hayat yaşamaya başlamışlar. Fotoğrafta göreceğiniz köprü Medici ailesinin dışarıya çıkmadan Arno nehrinin karşı yakasındaki saraylarına-Piti Sarayı- geçmek için kullandıkları kapalı köprü olarak kullanılmış. 14 yy.’da yapılan Ponte Vecchi köprüsü üzerinde şu anda pek çok kuyumcu dükkanı yer alıyor.

Altta gördüğünüz fotoğraf ise Michelangelo tepesinden şehrin görünüşü. Manzara çok hoş tepe şehre hakim. Duomo tepeden de görülüyor.

Floransa 15.yy ‘da Rönesans’ın sanatın ve kültür dolu uyanışın baş şehirlerinden birisi olmuş. Bu konuda şehre en büyük katkıları resim ve heykelleri ile Michelangelo, Donatello gibi ünlü ustalar yapmış.  Ardından ressamlar, heykeltıraşlar şehre akın etmişler. Rönesans eserlerinin bazıları dünyaca ünlü Uffizi galerisinde sergileniyor. Önünde bir saat kadar bekleyip içeriye girmeyi başaranlardan olduk. İçeride fotoğraf çekmek yasak olduğu için çekemedik ama muhteşem resimler vardı. Gitmeyi önceden planlayanlar için en iyi yol rezervasyon yaptırmak. Rezervasyon yaptırmak isteyenler aşağıdaki adresten yaptırabilirler. Müze giriş ücreti 12 Euro.

www.polomuseale.firenze.it/english/uffizi

 

 

Erken rönesans döneminde yapılan Santa Croche Kilisesinde  Michelangelo, Galilleo gibi 274 ünlü kişinin mezarları yer alıyormuş. Kilisenin geniş meydanından ilerleyip Duomo’ya ulaşıyoruz. Santa Maria del Fiore (Duomo) Michelangelo tepesinden göründüğü kadar büyük ve heybetli görünüyor. Elimizdeki objektiflerle bir kareye sığdıramadığımız için bir kısmını çekebildik. Duomonun içinde de rönesansın izleri var. Biz çıkmadık ama kulesine çıkıp şehre tepeden bakmak da mümkün.

Floransa Arno çevresinde düzenli bir yerleşim sahip yürüyerek şehrin tüm önemli kısımlarını Arnoyu kendimize referans alarak dolaşabildik. Yine yürüyerek Signoria Meydanına ulaştık. Meydanın her köşesinde muhteşem heykeller var. Bu haliyle bir açık hava müzesini andırıyor.

Posedion çeşmesi ve Michelangelo ‘nun meşhur Davut heykelinin bir örneği de bu meydanda yer alıyor. Sokakları dolaşırken pek çok sokak ressamı görebiliyorsunuz. Ayrıca yürüyüş sırasında sokak çalgıcılarından müzik dinlemek de mümkün. Her biri konservatuar bitirmiş gibi son derece profesyonelce çalıyorlar. Resim, heykel , mimari gibi konularda rönesansın en güzel görsel örneklerini Floransa sokaklarında gezerken bir yandan da nefis parçalarla müziğin tadına varıyorsunuz.

Ağu 5, 2010 - Seyahatname    Yorum Yok

Garda ve Sirmione

Garda İtalya’nın en büyük gölü. Tamamının 370 km2 olduğu söyleniyor. Kuzeyde Trentino, batıda ve güneybatıda Lombardiya ile doğuda ve güneydoğuda Veneto bölgesi ile çevrili. Gölün çevresi yazlık villalar, doğal güzellikleri ve zirveleri görünen Alp dağları manzarası ile çok hoş bir sayfiye yeri.

Çevreyi tekne ile dolaştık. Sempatik İtalyan kaptanımızın şarkıları eşliğinde turumuzu tamamladık. Sirmione burnu çevresindeki tekne turu güzergahını aşağıdaki fotoğraftan görebilirsiniz. Tekne turundan sonra gölde yüzmenin keyfini çıkardık.

Benim için gölde yüzme anlamında bu bir ilk idi. Bu kadar keyifli olacağını düşünmemiştim. Volkanik bir göl olduğu için dipte küçük taşlar var ve içi bembeyaz. Tabii bu durum yüzeye de yansıyor. Masmavi berrak ve balıklarla dolu olduğunu görebiliyorsunuz. Volkanik oluşunun etkileri halen görülüyor. Belli bir bölgede dipten ciddi bir gaz çıkışı görülüyor.

Sirmione eski bir Roma kasabası. Kasabanın giriş eskiden yukarıdaki ilk fotoğraftan görebileceğiniz arka fondaki büyük kale- Scaligero kalesinden- yapılıyormuş. Tarihi ve doğal güzelliklerinin yanı sıra termik suları da meşhur. Kaynaktan çıkan 60 derecedeki şifalı suyun bir çok hastalığa iyi geldiği söyleniyor.

Sirmione’de taze balık ve deniz ürünleri çeşitleri ile İtalyan mutfağının klasiklerinden lezzetli pizzalar ve makarnalarda bulabilirsiniz. Hatta balık ve pizzayı birleştiren ton balıklı pizza da değişik bir pizza çeşidi olarak alternatif olabilir. Yemeğin üzerine tatlı çeşitleri deneyebileceğiniz gibi nefis italyan dondurma çeşitlerini tercih ederek de serinleyebilirsiniz. Özellikle portakallı-çikolatalı ile vişneli-çikoatalı en lezzetli çeşitlerden…

Sayfalar:12»