Rodos | BaharDALI
Eyl 3, 2012 - Seyahatname    Yorum Yok

Rodos

Ege denizinde oniki adaların en büyüğü, bir zamanlar ağabeyi II.Bayezıd ile taht kavgası sırasında Rodos Şövalyeleri ile irtibat kuran Cem Sultan ın sürgün yeri, defalarca kez fetih için uğraşılıp, nihayetinde fethi Kanuni Sultan Süleyman’ a nasip olan, Lozan antlaşmasında da ülkemiz topraklarından ayrılan Rodos a çevirdik rotamızı.

Bir zamanlar atalarımızın olan topraklara gitmek için, pasaportumuzun yeşil renginden istifade edip, vize derdiyle uğraşmadan, tüm prosedürlerden uzak, elimizde internet üzerinde aldığımız feribot biletleriyle gidiyoruz Marmaris gümrüğüne. Katamaran ‘ın geride, denizin üzerinde bıraktığı köpüklere bakıp, dalgaların arasında ilerlerken sanki ileriye, geleceğe değil, geçmişe, Sultan Süleyman ‘ın , Cem Sultan ‘ın ayak bastığı topraklara çevirmiş gibiyiz yüzümüzü.

Bir saatlik bir yolculuğun ardından, Cruise gemisinin yanına yanaşan katamarana dan çıkarken, gümrük girişinden önce ilk dikkatimizi çeken, kalenin yüksek surları oluyor. Defalarca kez denenip geçilememesi, son direnişte, Şövalyelerin,  Kanuni ve ordusuna beş ay boyunca karşı koyuşlarını, bu güçlü surlara borçlu oldukları görüyoruz.

Katamaranda yolculuk sırasında, bir Türk firmasının organize ettiği, şehir turu planı cazip geliyor, ilk aşamada dolaşmak için. İnince görüyoruz ki aslında firma bir Yunan firma ile anlaşmış, rehberimiz orta yaşın biraz üzerinde Yunan bir kadın. Ülkeler arası antipatik yaklaşımlar söz konusu olsa da, klimalı ve rahat otobüsün ikinci sırasına oturup beklerken, şoförün yanına geçen rehberimiz, bir çok ülkeden gelen tur grubu arasında, ilk sırayı yüzünde tatlı bir tebessümle bize ayırdığını söyleyerek davet edince, aslında halklar arası antipati değil, ortak bir tarih ve kültürün etkisiyle sempati olduğunu bize hissettiriyor. Yunan topraklarına ayak basma ve sıkı gümrük kontrolü sırasında hissedip, kendimize bile itiraf etmediğimiz endişeler kayboluyor bir an da…

Rehberimiz Rodos ve Yunanistan a dair verdiği genel bilgileri dinleyerek başlıyor panoramik turumuz. Çevreyi izlerken Osmanlı izleri Camilerin yanından geçerken, içlerine girip dolaşma fikrinin namümkün olduğunu bilmiyoruz. Devlet politikasındaki asimilasyon görüşünü, ancak turumuz bittiğinde adada yaşayan, bir Türk esnafı dinlerken öğreniyoruz. Adadaki camiler, biri hariç bakım sebebiyle kapalı tutuluyormuş.

Gezimiz sırasında kilometrelerce uzunluğunda sahile akropolden kuşbakışı bakıyoruz. Deniz kızı olup sudan çıkmamacasına yüzesim geliyor. Doğa güzelliği ve tarihi eserleriyle birleşmiş tepede sol tarafa döndüğümüzde Apollon tapınağını görüyoruz. Uzaktan dev gibi görünen sütunlara yakından bakınca, aslında adaşı Didim deki Apollon tapınağı ile yarışamayacak kadar zayıf ve sadece iki sütundan ibaret olduğunu görüyoruz. Bu kısım biraz hayal kırıklığı yaratmış olsa da eski şehir- old town turu bizi daha çok heyecanlandırıyor. Tepeden aşağı inerken Akropolde Stadyumu görüyoruz. Yemyeşil ağaçların arasında, zamanında kimbilir ne gösterilere şahitlik etti.

Tepeden aşağıya inip turumuza Eski şehirle devam ediyoruz. Eskişehir-Old Town da kendimizi zaman tünelinde gibi hissediyoruz. Surları geçince, The Place of the Grand Master yani Büyük Üstadlar Sarayı ilk durağımız . Sarayın girişinde soldaki merdivenlerden yukarı çıkıp sarayın odalarını gezerken, şövalyelerin ayak izlerini takip ediyor gibiyiz. Troyalı Laokoon ve oğullarının ölümünü anlatan heykel, Laokoon Salonunda sarayın çarpıcı eserlerinden. Bazı salonlarda şövalyelerin, zamanından oturdukları, bitişik olarak yapılmış ahşap koltuklar, yerlerde farklı desenlerle işlenmiş mozaikler dikkat çekiyor. Sarayın içindeki turumuzu tamamlayıp, Şövalyeler sokağının önünden geçiyoruz. Burası zamanında, başka ülkelerden gelen şövalyelerin konaklaması için han olarak kullanılırmış. Şövalyelerin misafirhanesi gibi. Yürüyerek yolumuza devam edip, iç içe geçmiş kültürlerin birleştiği, Osmanlının imzası niteliğindeki, Süleymaniye Camii‘ ne ulaşıyoruz.

Bu cami, kalenin ortasına düşen konumu ile , fetihin çarpıcı sembollerinden. Girmek istediğimizde, bakım sebebiyle uzun zamandır kapalı tutulduğunu öğreniyoruz. İçine giremesek de atalarımızın eserlerine duyduğumuz saygı ve kıvançla, öğlen yemeğimizi Camii ye karşı terası olan bir restoranda yiyiyoruz.  Bize servis yapan garson, tipi ve konuşma tarzı ile İtalyanları andırıyor. Dayanamayıp sorduğumda öğreniyorum, anne Yunan, baba İtalyan bir aileden geldiğini. Kültür birleşimi yanyana eserler ve iç içe geçmiş yemekler gibi ailelere de yansımış.

Yemek sonrası hemen yanıbaşımızda, eski Arapça ve Farsça el yazmaları ve Kur’an-ı kerim’lere ev sahipliği yapan Hafız Ahmet Ağa Kütüphanesi’ne giriyoruzZemin Rodos’un her yerinde tipik olan siyah-beyaz çakıl taşlarıyla döşenmiş, müstakil bir ev görünümünde. Bakımını yapan ve bahçe içindeki evlerinde oturan Türk ailesi ile biraz sohbet edip, öndeki ziyarete açık olan odaya giriyoruz. Kütüphanenin, Rodos’un Uzgur Köyünden olan ve III. Selim’in saltanatı sırasında saraya girerek “Rikapdar-ı Şehriyarı” (Padişah ata binerken yardım eden demektir ve o devrin yüksek bir askeri rütbesidir) derecesine kadar yükselmiş bulunan Hafız Ahmet Ağa tarafından 1208 (1793) senesinde kurulduğunu okuyoruz. Ahmet Ağa’nın esrarengiz bir şekilde ölümünden sonra oğlu Tophane Müşiri Fethi Paşa bir taraftan babasının kurduğu bu kütüphaneyi İstanbul’dan getirdiği kitaplarla zenginleştirmiş, diğer taraftan da “Vakithane” (Saat Kulesi) ile Rüştiye Mektebini ve bu müesseseleri yaşatacak akar temini için de dükkanları inşa ettirmiş.

Kütüphane çıkışı Eski şehir sokaklarında yürürken, küçük hediyelik eşya satan dükkanlara bakarken bodrum çarşısında dolaşır gibi hissediyoruz kendimizi. Dönerciler, Baklavanın sonunda bir s olsa da, bildiğimiz baklava (görüntüde tabii, tadını bizimkilerle kıyaslamadık) , çini tabaklar, çeşit çeşit baharatlarıyla aktarlar, vakumlanmış zeytin ve zeytinyağı çeşitleri, farklı olarak, Rodos a özgü , Şövalye heykelleri ve aksesuarları dikkat çekiyor.

Eski şehrin merkezinden yürüyerek, sahil boyunca, limanın aksi yönünde, kuzeye doğru yürüdüğümüzde, bir zamanlar dünyanın yedi harikasından biri olan, 2000 yıl önce , 33 metre yüksekliğinde, 225 ton ağırlığında,  birlik, beraberliğin sembolü, tunçtan yapılmış Kolossos -Rodos Heykelinin olduğu Mandraki limanına ulaşıyoruz. Orjinal heykel bir deprem sırasında yıkılmış. Zamanında tüm haşmeti ile limanı bekleyen Rodos Heykelinin yerinde şimdi, yukarıda fotoğrafı yer alan, biri dişi diğeri erkek, Elafos ve Elafina adlı bronz geyik heykelleri bekliyor.

Sahil boyunca limana doğru yürüdüğümüzde, turkuaz sulara kendini bırakarak yüzen insanları görünce tarihi güzellikleri ötesinde, sahillerini görmek için bir başka sefere , daha uzun süreli kalma düşüncesiyle ayrılıyoruz adadan. Yeni rotalar yeni planlar ve Kos adasını keşfetmenin heyecanı ile siz bu satırları okurken biz Kos adasında, yeni keşiflere yelken açıyor olacağız. Tatil dönüşü yeni paylaşımlarda buluşmak üzere hoş-ça-kalın.

Notlar:



YORUM BIRAKIN

Yorum yapabilmek için GİRİŞ yapmalısınız.