italya | BaharDALI
italya için Arşiv"
Eyl 27, 2010 - Seyahatname    Yorum Yok

Siena

Siena tarihi özelliklerini çok iyi koruyan şehirlerden birisi. Evlerin kırmızı tuğlalı kendine özgü mimarisi ile diğer şehirlerden ayrılıyor. Ortaçağ’da bu binalarda kullanılan tuğlaların üretimi ile de ün yapmış. Efsaneye göre şehir Roma’yı kuran Remus ‘un oğlu Senius tarafından kurulmuş. İkiz kardeşleri emziren kurtta şehrin sembolü olmuş. Bu kurtun sembolik heykelini Siena ‘da ve Roma da bazı tarihi binalarda  görebilirsiniz. Orta çağ ve Rönesans dönemine kadar İtalya’daki güçlü şehirlerden biri iken Rönesans sonrası Floransa’nın egemenliğine girmiş.

Kırmızı tuğlaların hakimiyetinin bir sebebi varmış. Floransa’yı hakimiyetine alan ünlü Medici ailesi ile Toscana bölgesinde Siena’ya egemen olmaya çalışırken o dönem şehri tamamen harap etmiş. Ardından şehrin yeni baştan yapılandırılması sırasında bir an önce tekrar inşa edilmesi için hızlı ve ucuz bir yol olması açısından tüm binaları kırmızı tuğlalarla yapmışlar. Görüntü çok otantik. O dönemden sonra yapılan diğer binalarda görüntüyü bozmadan ayni malzeme ve tarzda inşa edilmiş. Tarihi dokuyu koruma konusunda tam anlamıyla örnekler. Bizim bu konuda çok yol kat etmemiz lazım diye düşünüyorum.

Siena kırmızı tuğlalarıyla yapılmış evleri dışında Duomonun taş ve renkli mermer ile el işçiliği de görülmeye değer.

Şehre özgü bir başka konu 16.yy dan beri her yıl Temmuz ve Ağustos aylarında şehrin daracık ve eğimli sokaklarında yaptıkları at yarışları. Sokakların arasında düzenlenmesi dışında diğer ilginç yanı atın sadece gemlerini kullanarak çıplak ata binmeleri. Bu nedenle yarışlara katılmak ciddi ustalık istiyor. Evlerin önünde de araba park alanı yerine duvarlarda atları bağlamak için büyük metal halkalar var. Şehir içinde farklı bölgeler var. Bu bölgelerin de kendine özgü filamaları var.

Farklı filamalı bölgeler bu yarışlarda birbirleriyle yarıştıkları için şehrin kendi içinde müthiş bir rekabet var. Filamaları fotoğraftan görebilirsiniz.

Yarışlar Campo meydanında başlıyor ve şehrin sokaklarında yapılıyor. Campo meydanı bu nedenle şehrin kalbi gibi.

 

 

 

Yarış zamanında meydanda çevredeki cafelerin masaları kaldırılıp seyirciler için localar hazırlanıyor. Localardan ve orta bölgeden seyirciler yapılan at yarışını seyredebiliyorlar.

 

Kaynak: www.aboutsiena.com

Midye şeklinde hafif eğimli bir meydan. Yarış zamanı dışında da meydan hareketli. Cafelerde oturanlar, meydanın taşlarında gazete,dergi okuyup, güneşlenenler. Meydanda biraz vakit geçirip dinlendikten sonra katedralin yanında bulunan müzeye ve ardından kuleye yöneldik.

Kule yüksek bir tak gibiydi. Daracık ve dönerek çıkılan merdivenler var. Ayni anda sadece tek bir kişinin geçebileceği kadar dar. Bi gayret çıkarız derken döne done başımız döndü çıkana kadar. Ama yukarı çıkıpda manzaranın keyfine varınca değdi  doğrusu . Yukarıdaki ilk fotoğraftan gördüğünüz gibi şehir ayaklarımızın altındaydı. Enteresan tarafı çatılarda hiç uydu anteni yok. Sonradan öğrendik ki klimada kullanmıyorlarmış. Daha doğrusu yasakmış. Şehrin tarihi dokusunu korumak için alınan bir önlemler. Koruma çalışmaları bu kadarıyla da kalmıyor. Ciddi bir finans akışı da var. Şehirlerin girişinde rehberimiz ayakbastı parası olarak her şehre girişte ciddi bir ödenek ayırıyor. Bu paralarda şehrin genel görünümü, tarihi eserlerin bakımı gibi konularda kullanılıyormuş. Ayda bir milyon, senede on iki milyon turistin gelişiyle sadece ayakbastı parasından elde ettikleri geliri tasavvuf edemiyorum. Turizm ciddi anlamda gelir kaynakları. Bu kadarıyla da kalıyor. Esnafı da İtalyan hükümeti ciddi anlamda koruyor. Biz bu kadar şehir gezmemize rağmen bir tane Çin, Meksika yada Türk restoranı göremedik. Tabii ki İtalyan yemeklerinin tadına bakmaya kararlıydık ama bu durum biraz ilginç geldi doğrusu. Sorduğumuzda öğrendik ki Berlusconi’ nin kararıyla hepsi kapanmış. Kendi restoranlarının payını paylaşmak istemediler anlaşılan…

Siena’nın bir başka özelliği çevresinin doğal güzellikleri ile yeşilin her tonuna sahip olması. Toscana’nın verimli topraklarında, otantik evler, üzüm bağları, çiftlikler şato görünümünde ortaçağdan kalma evler…Bu bölgede Siena dışında geniş zaman ayırarak dolaşılabilecek pek çok tarihi  kasaba var. Pisa’ ya geçmek üzere Siena’dan ayrılırken Toscana bölgesi için arabayla geniş zamanda ayrı bir gezi yapmaya karar verdik.

 

Kaynak: www.aboutsiena.com

Eyl 15, 2010 - Seyahatname    Yorum Yok

Vatikan

Vatikan dünyanın en küçük yüzölçümü ve nüfusuna sahip ülkesi . Devletin başkanlığını Papa ’nın yaptığı Vatikan, Roma’nın sınırları içerisinde bulunmakta. İlk olarak 1929 ‘da bağımsızlığını ilan eden ülkede yaklaşık 500 kişi yaşıyor. Çalışanların ve din adamlarının ikamet ettiği alanlar dışında; postahanesi, bankaları, parası, hukuk sistemi, gazetesi ve 20 dilde yayın yapan radyosu var. Devletin başındaki Papa dini gücüyle o kadar etkili bir insan ki Amerikan Başkanları bile sadece O’nun önünde eğiliyor. Bu küçük görünüp gücü aslında çok büyük olan ülkenin gelirleri dünyanın her yanında kilise olmasına karar verilen arsaların satın alınıp ardından kiralarının toplanması yoluyla sağlanıyormuş. Kurulduğu dönemden itibaren tüm eserler Katedral ve Vatikan müzesi içinde yer alıyor. Katedral ayni zamanda Rönesans ve Barok dönemin önemli eserlerinden. İçeride yer alan Bernini ve Michelangelo’nun eserleri kolleksiyonun paha biçilemeyen parçalarından. Vatikan’ın ön tarafında yer alan SAN PIETRO katedrali 1641 yılında inşa edilmiş. Katedralin bulunduğu meydan ayni zamanda Papa’nın halka hitap ettiği meydan. Üç kutsal kitapta ortak noktalar arasında yer alan ; oruç gibi, güzel ahlak gibi ölçülü giyim de dinine çok bağlı olan katoliklerde önemli konulardan. Vatikan ‘a ve katedrale girerken kıyafet yönetmeliğine uymak gerekiyor. Bayanların askılı ve mini ile girmesi, erkeklerin kısa şort ve şapka ile girmesi yasak. Ancak içerideki fotoğraftan da göreceğiniz gibi ziyaretçiler için kurallar yine de çok sınırlayıcı değil; kısa kollu serbest baş örtüsü istenmiyor. Daha detaylı kurallar Katoliklerde daha çok kendini tamamen dinini yaşamaya adamış rahibeler için söz konusu; onlar uzun kollu uzun elbise giyip başörtüsü kullanıyorlar.

Tavandan yer döşemesine kadar her şey çok estetik el işçiliğiyle yapılmış. İçeride papalarla ilgili de bilgiller var; büyük bir panoda tamamının kronolojik sıra ile isimleri yer alıyor. Katedraldeki en özel eserlerden biri Michalengeleo ‘nun Mermerden inşa ettiği Meryem ana ve kucağında İsa heykeli . Tek parça mermer nasıl da hiç kırılmadan bu kadar detaylı çalışılmış. Renkli olsa canlı zannedersiniz. Özel olarak korunmaya alınan heykelin camekan ardından ve uzaktan ancak bu kadar net görüntüleyebildim. Belki elimde daha iyi bir objektif olsa daha net bir görüntü çıkabilirdi ortaya. Ama bu kadar bahsettikten sonra çektiğim fotoğrafta merakınızı gidermeye yeter diye düşünüyorum.

Vatikan müzesi ve koleksiyonu için ise kesinlikle ayrı bir gün ayırıp sabahtan yola çıkarak yoğun kuyruktan fazla nasibinizi almadan gitmeniz gerekiyor. Bir başka yolda çok planlı iseniz önceden rezervasyon yaptırmak. Biz rezervasyon yaptırmadan sabahın erken saatlerinde kırmızı renkli metro yani A hattıyla , Ottaviano istasyonuna gittik. Ottaviano istasyonunda inince, VIA OTTAVIANO caddesini takip ederek, ilerledik. Küçük hediyelik, şık kıyafetler satan mağazalardan sonra sağ tarafta MUSEI VATICANI yani Vatikan müzesi yazısını görerek sağa döndük. Müze girişi olduğunu 100-200 m önceden anlaşılıyor çünkü önünde epey yoğun kuyruklar oluyor. Kuyrukta Rusu, Almanı, Hintlisi Çinlisi her milletten insan görmek mümkün…Giriş kişi başı 15 Euro. Roma Pass kart alanların kartı Vatikan ’da geçersiz çünkü burası farklı bir ülke. Roma’ ya kadar gidip Melekler ve Şeytanlar filminde izlediğimiz Vatikan müzesini görmeden dönmeyiz dediğimiz yerlerdendi. O nedenle kalabalık ve metrelerce uzayan kuyruğa aldırış etmeden sabah erken saatlerde gitmenin avantajı ile bir saatlik bekleyişten sonra içeriye girmeyi başardık. Girişte dedektörler ile uçağa giriş öncesi yapılan aramalar gibi ciddi bir arama yapılıyor. Ancak içeriye kamera, fotoğraf makinası sokmak yasak değil. Bazı odalarda flaş kullanmak yasak. Şehir efsanesi midir bilinmez ama rivayete gore bir Türk’ün etkisi ile böylesi yoğunlaşmış… Hangi Türk olduğunu hemen hatırlayacaksınız tabii ki Meğmet Ali Ağca…. Yani her yerde iyi yada kötü bir şekilde başı çekmişiz.

Suikastten konu açılmışken Papa’nın koruyucuları İsviçreli askerler.  Ellerinde mızrakları, bellerinde kılıçları, renkli üniformaları ve hareketsiz duruşlarıyla Dolmabahçe sarayını koruyan askerler gibi turistlerin oldukça fazla dikkatini çekiyorlar. Tam 500 yıldır Papa’ya sadakatle hizmet ediyorlarmış.

Hepsini dolaşamadık ama toplam 1400 odası olduğu söylenen Vatikan Müzesi’nin içinde en önemli bölümleri; 1508-1512 yılları arasında inşa edilen ve adını Papa Sixtus IV’den alan CAPELLA SISTINA yani Sistina Şapeli, Papa Julius II’nin görevlendirdiği Raphael’in dekore ettiği RAPHAEL Odaları, bir dönemin tarihini yansıtan Harita ve Goblen koleksiyonları . Harita galerisinde Malta kuşatması, galerinin duvarına 16.yy haritacısı Ignazio Danti tarafından resmedilmiş. Kilise topraklarına ait 40 harita yer alıyor. Yukarıdaki fotoğraf Sistina Şapeli ‘nin tavanında yer alan Michelangelo ‘nun yaptığı dünyanın yaradılışı ve ilk insanın düşüşünü anlatan ünlü tavan freski. Ortadaki resim; ilk insanın yaratılışını anlatıyor. Pek çoğunuzun kartpostallarda gördüğü iki parmağın uc uca etkileşimi ile Michelangeleo Hz.Adem ‘in yaratılışını resmetmiş. En sağdaki resimde ise Hz.Adem ve Hz.Havva anamızın Cennette yasak elmayı koparıp Cennetten kovuluşları resmedilmiş. Şapelin sağ duvarı boyunca Hz.İsa’nın sol duvarı boyunca Hz.Musa’nın mucizeleri resmedilmiş. Tabii Peyganberimizi son peygamber olduğu için kabullenmek istemediklerinden olsa gerek yapım yılı 1500 lerde olan şapelde sadece iki Peygamberin mucizleri yer alıyor. Avrupa birliği konusunda Yunanistan gibi bir ülke sorun yaşamadan dahil edilirken bizim dahil olmamızda sadece birliğin prosedürlerindeki eksiklerimizden olmadığını bir din bütünlüğü ve farkı olduğunu Şapeli dolaşırken tekrar derinden hissettim.

Aşağıdaki fotoğraf ise Raphael odalarının birinden çektiğim bir savaş resmi. Tarihlerini adım adım resimlere işlemişler. Bu odalardaki resimler Raffaello tarafından 16. yy.’da yapılmış. Sistine şapelinde tavanlar ve duvarlar, Rafael Odaları’ndaki duvar resimlerine bakarken kendiniz kaybediyorsunuz. Heykeller öylesine detay çalışılmış ki ; eller, ayaklar, kaslar, Resimlerde insan figürlerinde ;gözler, bakışlar ve kumaşlarda ;doku ve ipliklere kadar tüm ayrıntılar sanki büyüteç ile işlenmiş.

Vatikan ‘da dolaşıp İtalya ve Katolik tarihini ve koleksiyonunu gezerken çok farklı bir Amerikalı ile tanıştık… Fotoğraf çekmesini rica ettiğim 25-27 yaşlarında görünen mütavazi bir turistti önce ilk bakışta…Yatay çektiği pozdan sonra İngilizce olarak bir pozda dikey çekermisiniz dediğimde bana “şöyle mi ?” diye sormaz mı…Amerikan İngilizcesini aksanlı ve çok düzgün konuşmasına rağmen Türkçesi de oldukça net olunca acaba Türk mü yada Türkçeyi nasıl öğrenmiş olabilir diye düşündüm. Dayanamayarak başladık Türkçe konuşmaya… Türkçeyi nerden biliyorsunuz dediğimde bize hikayesini anlattı. Amerika ‘da evlerine misafir gelen bir Türk kızıyla arkadaşlığı sırasında Türk ve Osmanlı kültürüne çok ilgi duymuş. Önce Türkiye’ye gelip Tömer ’de bir yıl ders alarak Türkçe’yi öğrenmiş. Ardından Osmanlı tarihini incelemek için Arapça dersleri almaya başlamış. Ülkesine geri dönüp ilk önce Osmanlı Tarihinde master ardından doktoraya başlamış. E pes yani dediğinizi duyar gibiyim… Biz dedik şahsen hatta ağzımız açık kaldı, insanın azimli olunca yapamayacağı yok… Ama evlerinde kalan Türk kızına da bravo doğrusu Türklerin ve Osmanlılar bu kadar iyi lanse edilmiş ki Amerikalı bir genç kızın oralardan kalkıp Türkiye’ye gelerek iki dil öğrenmesine ve tüm eğitim hayatını Osmanlı Tarihi üzerine kurmasına vesile olmuş…

İtalya seyahatine çıkmadan önce İtalya ile ilgili okuduğum kitaptan Vatikan müzesinin inceleme detayınıza göre bir buçuk saat ile beş saat arasında dolaşabilirsiniz şeklindeki yorumu okumuştum. Biz üç buçuk saat dolaşmışız.. Ama inanın zamanın nasıl geçtiğini hiç anlamadık desem yeridir. Vatikandaki şaheserleri dolaşırken cupola adı verilen kubbesine çıkmaya ne taakatimiz ne de zamanımız kalmadı. Çıkmak için iki yol varmış, asansör veya merdivenler. Tüm Roma’yı göreceğiniz kubbenin en üst noktasından  manzara oldukça oldukça güzelmiş. Biz Roma manzarasını  SAN PIETRO katedralinin karşısında yer alan ve alttan ona bir tünelle bağlanan Melekler kalesinden seyrettik.  Bu tünel Papa’ların acil –ekstra durumlarda ortadan kaybolabilmeleri için yapılmış.Müze bitince, VIA PORTO ANGELICA caddesini takip ederek, SAN PIETRO katedralinin bulunduğu yere çıkılıyor. VIA CONCILIAZIONE caddesini takip ederek, FIUME TEVERE nehri kıyısından  CASTELS ANGELO kalesine kadar yürüdük. Kalenin tepesine çıkarak Vatikan’ın ve Roma’nın manzarasına karşıdan baktık.

Eyl 15, 2010 - Seyahatname    Yorum Yok

Roma

Roma’da ilk günümüzde tur grubumuz ve rehberimizle birlikte Vatikan’daki SAN PIETRO katedralini gezerek başladık. Katedralle ilgili fotoğraflara gezi menüsündeki VATİKAN kısmından bakabilirsiniz. Ardından şehrin diğer önemli meydanlarını; yukarıdaki fotoğrafta görünen PIAZZA NOVONA yani Novona meydanını , PANTHEON’u,  PIAZZA DI SPAGNA yani İspanyol merdivenlerini, FONTANA DI TREVI  yani  Aşk çeşmesini dolaştık. Roma için kesinlikle ayağınızda iyi bir spor ayakkabı yada hafif rahat bir sandalet şart . Çünkü bahsettiğim meydanların tamamını dolaşmanın en iyi yolu yürümek. Roma sokakları bazı yerlerde çok dar arabaların geçişine izin verilmiyor. Ayrıca bir şehri yakından yaşamanın en iyi yolu dolaşıp sokak aralarındaki hayatı da görmek diye düşünüyorum. Arabayla bir şehri dolaşmak birazcık şehre teğet geçmek gibi… Dolaşmak için farklı araçlar kullananlar da var. Ginger, motosiklet, bisiklet, fayton…

Fayton deyince şaşıranlar olabilir ama ayni bizdeki gibi fayton gezileri orada da turistler için oldukça popüler bir yol. Hatta Akdeniz kültüründen ortak özelliklerimiz mi desek bilemiyorum ama atlarını bile bizdeki gibi el işi ürünlerle süslüyorlar…

Estetik konusunda İtalya bir ekol diye düşünüyorum. Mağazaların vitrinleri, giriş kapıları, evlerin balkonları, kapıları hepsi çok estetik ve tarihi….

Ayrıca ;çiçekler, tüller, biblolar, sepetler gibi aklınıza gelebilecek pek çok orijinal aksesuarla süslenmiş…Sanatın merkezi olan bu ülkede yetişen sanatçıların estetik genleri kuşaktan kuşağa taşınmış galiba:)) Tablo gibi görünüyor,bayıldık doğrusu J

PONTE VITTORO EMANUELLA II köprüsü üstünden heykelleri ve nehri izleyerek geçtik. Roma’yı ikiye bölen Tiber Nehri usul usul akıyor. İleride San Pietro Katedrali’nin kubbesi görülüyor. Köprüyü geçtikten sonra, yürüyerek CORSO VITTORIO EMANUELLE II   ( Emanuelle II, İtalya’nın ilk kralının ismi) caddesinden, PIAZZA NOVONA meydanına kadar yürüyerek ulaşabilirsiniz. Bu meydan da dönemin en güzel Barok yapıtları var.  Bir başka özelliği ise günümüzde tam olarak ressamlar sokağı şeklini almış. Sokak ressamları o kadar mükemmel tablolar yapmışlar ki galerideki resimleri dolaşır gibi bir uçtan bir uca dolaşabilirsiniz. Ayrıca bu meydandaki Fontana dei Quattro Fiumi isimli yapıt Bernini ’nin en muhteşem yapıtı. Dünya ’ daki o dönemde bilinen dört büyük nehri (Nil,Tuna,Ganj ve Rio de la Plata) temsil eden heykellerden oluşuyor. Yan tarafında da  Neptün Çeşmesi’ yer alıyor. Meydanın tadını çıkarmak için cafelerden mola vermeye uygun.

  

Novona meydanında yürümeye devam ederek, ara sokaklardan, hediyelik eşya satan dükkanları geçip, PANTHEON a ulaşılabiliyor. Haritada ara sokakları ve tarihi eserlerin tümünü görerek yönünüzü ayarlayabilirsiniz. Pantheon tarihi ve mimari yönüyle mutlaka görülmesi gereken bir yapı. Pagan döneminde tapınak olarak inşa edilmiş ama sonrasında katolik kilisesine dönüştürülmüş. En önemli özelliği mimari de kafesleme tekniği adı verilen teknikle direk kullanılmadan yapılmış bir kubbesi olması. Bu kubbenin tam ortasında ise  kocaman bir delik yer alıyor.  Kare bantlar oculus adı verilen delikten içeri sızan ışığın bir illüzyon sağlamasının yanında kubbenin çökmesini de önlüyor. Raphaello’nun mezarının da burada olduğu biliniyor. Pantheon’un bulunduğu meydanda Bernini’nin bir eseri daha yer alıyor. Mısır dikilitaşını taşıyan bir fil heykeli. Ayrıca meydanda cafe ve restoranlar ile fastfood tercih edenler için Mc Donalds var. Tüm İtalya’da dikkatimizi çeken hiç farklı mutfakların geleneksel restoranlarının olmaması oldu. Berlusconi’nin aldığı bir kararla hepsi kaldırılmış, amaç tabii ki kendi restoranlarını kalkındırmak. Doğrusu biz pek şikayetçi değildik; pizza çeşitleri, makarna çeşitleri, lazanyalar, balık ve dana etli yemekleriyle İtalyan mutfağı gayet lezzetli ve çeşitli. Biz gittiğimiz yerin geleneksel tadlarını denemekten yana olduğumuz için yeni lezzetlerden keyif aldık …

Via del Corso caddesinden yürümeye devam ederseniz  VIA FONTANA DI TREVI yani aşk çeşmesi caddesine çıkabilirsiniz. Fontana di trevi yani aşk çeşmesi 1730 lu yıllarda yapılmış. Yapımı 30 yılda tamamlanmış. Çeşme üzerinde deniz tanrısı Neptün’ün heykeli ortada yer alıyor. Her iki yanındaki deniz atları iki farklı karakterde. Bunlardan biri kızgın zaptedilemeyen, diğeri sakin; kulağının dibinde borazan öttürülmesine rağmen sakinliğini kaybetmeyen bir at figürü. Heykeltıraşın burada anlatmak istediği kızgın at ile denizin dalgalı hali iken sakin at ile denizin durgun halidir. Aslında hayatın da inişleri ve çıkışları olduğunu anlatmak istemiş. İnanışa göre eğer çeşmenin havuza para atarsanız Roma’ ya-İtalya ’ya bir daha geri geleceğiniz anlamına geliyor. Tabii bence tamamen şehir efsanesi, işin aslı müthiş zengin tarihi, doğal güzellikleri ve sıcak iklimi ile bir gidenin bir daha tercih edebileceği bir ülke olması… Biz de tekrar fırsat bulursak yine gelelim diye düşünerek ayrıldık İtalya’dan… Aşk Çeşmesini karşınıza aldığınızda sol tarafta nefis lezzetli dondurma çeşitleri olan bir roma dondurmacısı var, tadına bakmadan geçmemenizi tavsiye ederim. Roma dondurması oldukça meşhur; kavunlu, tiramisulu, kahveli çeşitleri tadına bakılması gereken farklı lezzetlerden…Yine  Via del Corso  caddesi üzerinden yukarı doğru devam ederek, Via Condotti caddesine ulaşabilirsiniz. PIAZZA DI SPAGNA yani İspanyol Merdivenlerine ulaşabilirsiniz. Adını 17. yy’da Papalık bölgesinin İspanyol büyükelçiliğini barındırmak üzere burada inşa ettiği Palazzo SPAGNA’dan almış. Merdivenlerde dinlenip soluklandıktan sonra karşı sokağında yer alan Gucci, Prada gibi şık ve önemli markaların mağazaları dolaşabilirsiniz. İspanyol merdivenlerinin bulunduğu bölgeye Metro ile A hattından gelip SPAGNA durağında inerek de ulaşabilirsiniz.

Tur programı dışında önceden gitmeyi planladığımız yerleri ise şehir haritası ve metro ile kendimiz dolaştık. Özellikle içini görmek istediğimiz ; Vatikan Müzesi, Melekler Kalesi, Kolesyum planladığımız listede ilk sıralarda yer alıyordu. Aslında Roma ‘yı kendi başınıza bir şehir haritası, kendinizi ifade edecek kadar İngilizce ve  metro kullanımıyla rahatlıkla dolaşılabilirsiniz. Kendi başına dolaşıp üç gün kalacaklar için Roma Pass kartı oldukça uygun . Toplu ulaşım ve ilk iki müze de giriş ücretsiz. Roma Pass kartının fiyatı kişi başı 25 euro . Zaten müze girişleri 8-15 Euro arası değişiyor. Dolayısı ile iki müze ve ulaşımı hesaplayacak olursanız kesinlikle daha fazlasını veriyorsunuz  Biz İtalya’nın ve Roma’nın bir kısmını kendimiz bir kısmını da tur ile birlikte dolaştık. Geneli görmek için tur grubu ancak özel olarak içine girerek dolaşmak istediğiniz yerler için kendiniz dolaşmanız gerekiyor. Turun programında istediğiniz yerleri seçebileceğiniz için tercih yaparak  kendi belirlediğiniz yerleri gezebilirsiniz. Tur programının bizim için avantajı gördüğümüz yerleri rehberimizle daha bilinçli dolaşmak ve sadece Roma değil İtalyadaki diğer önemli ve tarihi şehirleri de görmek oldu. Şehirler arası transferler ve ara bölgelerin  sekiz gün gibi kısa sürede dolaşabilmek açısından avantajlı oldu. Bunu okurken sekiz gün çok da kısa bir zaman değil diye düşünenleriniz olabilir . Ama söz konusu ülke İtalya ise gidenler bilir sekiz gün kesinlikle uzun değil. Bu sure içinde gördüğümüz şehirler; ROMA, FLORANSA, VENEDİK, PİSA, SİENA, VERONA, GARDA gölü-SIRMIONE ve dünyanın en küçük ülkesi VATİKAN oldu. Geziler menüsünden diğer şehirlerin ve dünyanın en küçük ülkesi VATİKAN ‘ın fotoğraf ve yorumlarına ulaşabilirsiniz.

Roma ‘yı dolaşırken kalacağınız otelin resepsiyonundan yada turizm bürolarından ücretsiz şehir haritası bulmanız mümkün. Haritayı daha iyi anlamanız ve verimli kullanmanız için bilmeniz gereken bir kaç nokta var. Haritada göreceğiniz ifadelerden; VIA cadde ,  PIAZZA ise meydan anlamına geliyor. Haritada metro güzergahlarını incelerseniz iki metro hattı olduğunu göreceksiniz. Biri kırmızı hat, diğeri mavi hat. Metro biletleri, istasyonların girişlerinde, otomatik para atılıp bilet alınabilen makinalardan alınıyor. Bunun için yanınızda bozuk para bulundurmanız gerekiyor. Metro biletini günlük veya tek seferlik alabilirsiniz. Tek seferlik bilet, 1 euro. Farklı hatta, 75 dakika içinde, aynı bileti iki kez kullanabiliyorsunuz. Metroda inilecek her istasyonu sesli ve yazılı olarak gösteren bir düzen var. Yani dikkatli olursanız , yanlış inmeniz mümkün değil. İtalyanlarda şehir içi ulaşımda sıkça kullandığı metro hatları genellikle biraz kalabalık oluyor, ancak ulaşım için en emniyetli bir yol. Tabii emniyeti taksicilerin dolaştırma ve farklı tarife uygulamalarına karşı söylüyorum. Roma ’da her zaman İstanbul ‘daki gibi temkinli olmak gerekiyor, çantalarınıza ve cüzdanlarınıza dikkat :)) Biz hiç yaşamadık ama bu konuda kötü tecrübeleri olanlar var…Müzeleri dolaşırken geneli 09:00-19:00 arası açık ve genel olarak pazartesi günleri kapalılar.
 

İlk gün ki turumuzdan sonra ikinci gün mavi metro hattı üzerindeki COLOSSEO istasyonunda inerek Kolesyumu  ve çevresini gezebilirsiniz. Kolesyum meşhur gladyatör dövüşlerinin yapıldığı amfi tiyatro. İ.S.72 yılında yapılmaya başlanmış. 55 bin kişi alacak kadar devasa.. Oturma düzeni sınıflara göre ayarlanmış. Arena adını inşa edildiği Neron un sarayındaki yaldızlı bir bronz heykelden almış. 523 yılına kadar dövüşler devam etmiş. Bazı taşlar taş ocaklarında kullanılmak üzere alınmış, ardından ikinci dünya savaşında da bombalanmış . İtalya ’daki orijinal formu ile kalmamış nadir eserlerden. Görüntüsü aşağıdaki gibi. Tribünlerin arka kısımları gladyatör kıyafetlerinden küçük bir müze oluşturulmuş. O dönem epey vahşet yaşanmış buralarda … Gladyatör filmini seyredenler hatırlar; köleleri kölelerle, hayvanları kölelerle dövüştürüp hem eğlenmiş hem de bahislerle epey para kazanmışlar.(Ne vahşet değimli? Romalılar epey acımasızmış…) Hayvanların arenaya çıkarılması için arena zemini basit sarkaç sistemleri ve kafeslerle kaplı, küçük maketlerini müze şeklinde ayırdıkları kısımda sergiliyorlar.

Kolesyum sonrası çevresindeki antik roma şehrini dolaşabilirsiniz. Palatine Tepesi ile Capitoline Tepesi arasındaki geniş alanda Roma İmparatorluğuna ait idari binaların, tapınakların, bazilikaların, çarşıların ve sarayların kalıntıları var. Antik Roma’nın kalıntıları arasında, 2000 yıl önce –Sezar (Cesare) döneminde hayatın, politikanın ve tabii entrikaların döndüğü yerlerde yürüyerek dolaşabilirsiniz.

Ardından yakın çevrede yer alan orta çağ ve bazı Rönesans eserlerinin yer aldığı Capitolium (Capitoline) müzelerini harita yardımıyla Piazza di Campidoglio’da meydanında bulabilirsiniz. Kolesyum ’a on-onbeş dakika yürüme mesafesinde… Konumu Roma şehrinin kurulduğu yedi tepeden biri olan Capitoline tepesi üzerinde yer alıyor. Heykel koleksiyonunda özellikle Bronz heykeller ve resim koleksiyonu müzenin en ilgi çekici kısımları. Vatikan’ı bir yana ayırırsak Roma’nın en önemli ve en güzel eserlerini barındıran müzesi Capitoline diye düşünüyorum. Müzeleri oluşturan; 15. yüzyıl ile 19. yüzyıl arasında yapımı süren üç sarayda, farklı dönemlere ait resimler, heykeller ve farklı tarihi objeler sergileniyor. Bence en önemlisi, Roma’nın simgesi olan anne kurt heykeliydi.

Müzede Roma’nın simgesi anne kurt ile Remus ve Romulus bronz heykeli bronz heykellerin bulunduğu geniş salonda yer alıyor. Truva soyundan gelen ve savaş tanrısı Mars’ın ikiz oğulları olan Remus ile Romulus, doğduktan sonra sepet içinde Tiber Nehri’ne bırakılmış. Anne kurt onları bulup ve emzirmiş. (Tanıdık bir hihaye değil mi?) Daha sonra Romulus, Remus’u öldürüp ve Roma şehrini kurmuş. Efsaneye göre kuruluş öyküsü böyle…Ne garip benzerlikler var, taht kavgasında da Osmanlı İmparatorluğunda kardeşini öldüren padişahları anımsattı bana…

Medussa heykelinden de bahsetmeden geçemeyeceğim. Didim e gidenler bilir, bir başka örneği de Didim de yer alıyor. Efsaneye göre tanrıçanın kocasıyla aşk yaşayan genç güzel kadın onun laneti sonucu çirkin ve yılan kafalı bir kadına dönüşmüş.

Roma tarihiyle ilgili önemli eserlerin yer aldığı müzede İngilizceniz yeterli ise girişte alacağınız kulaklıkla dijital rehber kullanarak eserlerle ilgili bilgi almakmümkün oluyor.

Capitoline müzesinden çıkıp yürüyerek yokuş aşağı 50 m kadar yürüdükten sonra sağ tarafta Ünlü Vittorio Emmanuelle Anıtını göreceksiniz.  Birleşik İtalya’nın ilk kralı Vittorio Emmanuelle II’nin adına, 1911’de başlanıp 1935’te tamamlanmış. Romalılar bu kadar yoğun tarihi eser ve antik kalıntının arasına yapılan bu binayı çok yeni buluyor ve beğenmiyorlar.  Yürüyerek geçmeseniz bile ulaşım sırasında ana yol üzerinde geçerken de görebileceğiniz bir yapı. İçeride de bir ulusal müze var, tabii eserler daha çok yakın geçmişe ait…

Üç günlük roma gezimizi tamamlarken-üçüncü gün Vatikan- yorgunluğumuzu Roma tavernasında attık. Roma’nın gündüzleri kadar geceleri de çok renkli. Gittiğimiz taverna zamanında Pavorotti’nin de uğradığı restoranlardan biriymiş. Müzikler tam anlamıyla harikaydı. Floransa için enerji topladık.

Arrivederci Roma….

Ağu 10, 2010 - Seyahatname    Yorum Yok

Floransa

Floransa ‘nın tarihi oldukça köklü. 1. yy ‘ da Roma kolonisi olarak kurulmuş. İktidarı önce Floransa Cumhuriyeti’ nin daha sonraki üç yüzyıl boyunca çok zengin Medici ailesinin eline geçmiş. İktidar mücadelesi ve hakimiyet zorlukları da beraberinde geçirmiş. Medici ailesinin ileri gelenlerinden biri suikasta uğramış. Ardından çok korunaklı bir hayat yaşamaya başlamışlar. Fotoğrafta göreceğiniz köprü Medici ailesinin dışarıya çıkmadan Arno nehrinin karşı yakasındaki saraylarına-Piti Sarayı- geçmek için kullandıkları kapalı köprü olarak kullanılmış. 14 yy.’da yapılan Ponte Vecchi köprüsü üzerinde şu anda pek çok kuyumcu dükkanı yer alıyor.

Altta gördüğünüz fotoğraf ise Michelangelo tepesinden şehrin görünüşü. Manzara çok hoş tepe şehre hakim. Duomo tepeden de görülüyor.

Floransa 15.yy ‘da Rönesans’ın sanatın ve kültür dolu uyanışın baş şehirlerinden birisi olmuş. Bu konuda şehre en büyük katkıları resim ve heykelleri ile Michelangelo, Donatello gibi ünlü ustalar yapmış.  Ardından ressamlar, heykeltıraşlar şehre akın etmişler. Rönesans eserlerinin bazıları dünyaca ünlü Uffizi galerisinde sergileniyor. Önünde bir saat kadar bekleyip içeriye girmeyi başaranlardan olduk. İçeride fotoğraf çekmek yasak olduğu için çekemedik ama muhteşem resimler vardı. Gitmeyi önceden planlayanlar için en iyi yol rezervasyon yaptırmak. Rezervasyon yaptırmak isteyenler aşağıdaki adresten yaptırabilirler. Müze giriş ücreti 12 Euro.

www.polomuseale.firenze.it/english/uffizi

 

 

Erken rönesans döneminde yapılan Santa Croche Kilisesinde  Michelangelo, Galilleo gibi 274 ünlü kişinin mezarları yer alıyormuş. Kilisenin geniş meydanından ilerleyip Duomo’ya ulaşıyoruz. Santa Maria del Fiore (Duomo) Michelangelo tepesinden göründüğü kadar büyük ve heybetli görünüyor. Elimizdeki objektiflerle bir kareye sığdıramadığımız için bir kısmını çekebildik. Duomonun içinde de rönesansın izleri var. Biz çıkmadık ama kulesine çıkıp şehre tepeden bakmak da mümkün.

Floransa Arno çevresinde düzenli bir yerleşim sahip yürüyerek şehrin tüm önemli kısımlarını Arnoyu kendimize referans alarak dolaşabildik. Yine yürüyerek Signoria Meydanına ulaştık. Meydanın her köşesinde muhteşem heykeller var. Bu haliyle bir açık hava müzesini andırıyor.

Posedion çeşmesi ve Michelangelo ‘nun meşhur Davut heykelinin bir örneği de bu meydanda yer alıyor. Sokakları dolaşırken pek çok sokak ressamı görebiliyorsunuz. Ayrıca yürüyüş sırasında sokak çalgıcılarından müzik dinlemek de mümkün. Her biri konservatuar bitirmiş gibi son derece profesyonelce çalıyorlar. Resim, heykel , mimari gibi konularda rönesansın en güzel görsel örneklerini Floransa sokaklarında gezerken bir yandan da nefis parçalarla müziğin tadına varıyorsunuz.

Ağu 5, 2010 - Seyahatname    Yorum Yok

Garda ve Sirmione

Garda İtalya’nın en büyük gölü. Tamamının 370 km2 olduğu söyleniyor. Kuzeyde Trentino, batıda ve güneybatıda Lombardiya ile doğuda ve güneydoğuda Veneto bölgesi ile çevrili. Gölün çevresi yazlık villalar, doğal güzellikleri ve zirveleri görünen Alp dağları manzarası ile çok hoş bir sayfiye yeri.

Çevreyi tekne ile dolaştık. Sempatik İtalyan kaptanımızın şarkıları eşliğinde turumuzu tamamladık. Sirmione burnu çevresindeki tekne turu güzergahını aşağıdaki fotoğraftan görebilirsiniz. Tekne turundan sonra gölde yüzmenin keyfini çıkardık.

Benim için gölde yüzme anlamında bu bir ilk idi. Bu kadar keyifli olacağını düşünmemiştim. Volkanik bir göl olduğu için dipte küçük taşlar var ve içi bembeyaz. Tabii bu durum yüzeye de yansıyor. Masmavi berrak ve balıklarla dolu olduğunu görebiliyorsunuz. Volkanik oluşunun etkileri halen görülüyor. Belli bir bölgede dipten ciddi bir gaz çıkışı görülüyor.

Sirmione eski bir Roma kasabası. Kasabanın giriş eskiden yukarıdaki ilk fotoğraftan görebileceğiniz arka fondaki büyük kale- Scaligero kalesinden- yapılıyormuş. Tarihi ve doğal güzelliklerinin yanı sıra termik suları da meşhur. Kaynaktan çıkan 60 derecedeki şifalı suyun bir çok hastalığa iyi geldiği söyleniyor.

Sirmione’de taze balık ve deniz ürünleri çeşitleri ile İtalyan mutfağının klasiklerinden lezzetli pizzalar ve makarnalarda bulabilirsiniz. Hatta balık ve pizzayı birleştiren ton balıklı pizza da değişik bir pizza çeşidi olarak alternatif olabilir. Yemeğin üzerine tatlı çeşitleri deneyebileceğiniz gibi nefis italyan dondurma çeşitlerini tercih ederek de serinleyebilirsiniz. Özellikle portakallı-çikolatalı ile vişneli-çikoatalı en lezzetli çeşitlerden…

Tem 17, 2010 - Seyahatname    Yorum Yok

Verona ve Romeo Juliet evi

Verona kuzey İtalya’nın en zengin yerleşim merkezlerinden birisi. Sokaklarında dolaştığımızda kaldırımlarda dahi mermer kullanıldığını gördük. Verona tertemiz sokakları, şık mağazaları ve şık giyinen insanlarıyla Veneto bölgesinin önemli şehirlerinden biri.

Vicenza Luigi da Porto’nun yazdığı, rakip ailelerin birbirine aşık gençlerinin ;Romeo ve Juliet ‘in trajik hayatı da Verona ‘da yaşanmış. Onların öyküsü sayısız şiir, film, bale ve tiyatro eserine konu olmuş. Juilet’in evi (Casa di Giuliatta) Via Capello caddesi üzerinde yer alıyor. Evin ön cephesindeki mermer balkon Romeo ‘nun Juliet’e kavuşmak için tırmandığı balkon.

Tüm aşk efsaneleri gibi Romeo ve Juilet’in efsanesi de kavuşamayanların efsanelerinden…Onların aşkı Veronaya’da mal olmuş, Verona için Aşıklar şehri de deniliyor.

Evin çevresinde birbirini çok seven çiftlerin kenetlenip ayrılmamayı dileyerek astıkları asma kilitler, sevebileceği insanı bulmak için isim, e-mail, telefon, adres bilgilerini yazıp aranmayı bekleyenlerin yazdığı yüzlerce hatta binlerce not kağıdı var…

Veronanın oldukça eski İS 30 da tamamlanan amfiteatrı , Roma’daki Colessum ve Napoli yakınındaki amfiteatrıdan sonra üçüncü büyük örnekmiş. Roma döneminde Verona’nın tüm nüfusunu içine alıyormuş…Geçmişten günümüze Arenada; sergiler, boğa güreşleri, tiyatro ve opera gösterimlerine sahne olmuş.

Veronadaki Duomonun yapımına 1139 ‘da başlanmış. Oldukça eski binanın Romenks taç kapısı görülmeye değer.

Verona, Roma ve Floransa’da şehrin merkezindeki balkonlar özenle birbirinden güzel çiçeklerle donatılmış….Her biri birer tablo gibi…

Aşağıdaki fotoğrafı Piazza dei Signori de çektim. Meydanın ortasında 19.yy da yapılan Dante heykeli yer alıyor…Hemen yanındaki bina adalet sarayı. Dante’nin ardındaki heykel İtalyan bir doğa tarihçisinin… Meydandaki diğer heykeller ise Romalı diğer ünlü siyasetçilerin.

Dante Veronayı yöneten Scaligeri ailesine hayatı ti ye alan İlahi komedya isimli eserinin son bölümünü adamış.

 

 

 

Tem 17, 2010 - Seyahatname    Yorum Yok

Venedik

Dünya üzerinde caddeleri suyla dolu tek ve eşsiz şehir Venedik ‘e hayran  olmamak mümkün değil…Şehir Adriyatik denizi üzerinde sığ adacıkların üzerine kurulmuş. Üzerindeyken belli olmuyor ama 120 adacıktan oluştuğu söylenen Venedik ‘te 400 köprü varmış.

Ortaçağda başarılı düklerin yönetimiyle Akdeniz’den İstanbul’a-o dönemde Konstantinopolis’e- kadar genişletilmiş. Şehrin içinde ambulans ve taxiler dahi tekne şeklinde…Tek motor sesi deniz otobüsleri ve malzeme taşıyan mavnalardan geliyor. Özellikle bu şehre ve İtalya ‘ya gelen turist sayısı ayda bir milyon senede oniki milyon imiş…

Şehir içinde ulaşım deniz otobüsü yani vaporetto ile yapılıyor. Büyük kanal içinde tavsiye edilen dolaşma yolu vaporetto. Sokak araları için ise en keyifli yol tabii ki gondol. Gondol turumuzda genç gondolcumuza arya söyletemeyince turumuzu grubumuzda İtalyancayı iyi bilen Leyla hn ın aryası ile yaptık. Arya eşliğinde gondol ayrı bir keyif….Gitmeyi düşünenler için tavsiyem bizim kadar şanslı olmayabilirsiniz o nedenle; gondola binerken orta yaş ve üzerinde olan gondolcuları tercih edin. Ne varsa eskilerde var….

Gondollar dar sokakları aşabilecek ince bir gövdeye ve düz bir zemine sahip. Kürek gücüne karşın hareket oluşturarak gondolun daireler çizmesini önlemek için pruvada sola doğru bir kıvrım var. Binerken dikkat etmeniz gereken tur sırasında yerinizi değiştirmemeniz. Oturma yerleri ağırlık merkezine göre ayarlanmış…

Geçmişte çok farklı şekiller ve renklerde süslenen gondollar insanların zenginliklerini gösterişli bir şekilde sergilemelerini önlemek amacıyla 1562 yılından itibaren tamamı siyaha boyanmış.

Büyük kanalın girişinde Santa Maria della Salute yer alıyor. Bu görkemli Barok yapının ağırlığını bir milyondan fazla ağaç kazık destekliyor. Şehrin 1630′da veba salgınından kurtulmasına karşın Alllah’a onların deyimiyle Tanrı’ya duydukları şükran sebebiyle inşa edip esenlik ve kurtuluş anlamında Salute adı verilmiş.

 

Onbinlerce kişinin katılımıya yapılan Venedik karnavalının açılışı San Marco meydanında Melek Uçuşu ile başlıyormuş. Adını meydana da veren katedralin 99 metre yüksekliğinde saat kulesinden her yıl seçilen ünlü birinin melek kıyafetiyle yaptığı uçuş ile açılış yapıyorlarmış. Zamanında yapılan karnavallarda maskelerin verdiği rahatlıkla eğlencenin dozu kaçınca belli bir dönem yasaklanmış. Bir başka söyleme göre de eski zamanlarda yapılan sosyal sınıf ayrımcılığına tepki göstermek ve herkesin eşit olduğunu göstermek için de takılırmış.

Rialto köprüsü Venedik ‘in simgelerinden birisi . Büyük kanalın güzel manzarasına sahip, burası ayni zamanda şehrin kalbi gibi.

Adını Rivo alta ‘dan (yüksek kıyıdan) alıyor. Bu bölge geçmişte bankacılık merkezi iken daha sonra pazar bölgesi olmuş. Erberia (sebze-meyve pazarı) ve Pescheria (balık pazarı) ile yerli ve yabancı turistlerle dolu.

Biz köprü ve çevresini gondol turu ve alışverişten sonra dolaştık. Kanal’dan manzara çok güzel…

Doğal görünüm dışında on sekiz farklı tarihi kilise , altı farklı müze/galeri var. Gemi omurgası biçiminde çatısı ile San Giacomo dell Orio; Tiziano, Giovanni , Bellini’nin benzersiz eserleri , Danotello ‘nun heykellerinin bulunduğu Santa Maria Glorisa dei Frari sadece bir kaçı …

Biz en önemlilerinden Dükler sarayı ve San Marco Bazilikasını dolaştık.  İlgi duyanlar geniş zamanda diğerlerini de dolaşabilir.

Dükler sarayı San Marco meydanı girişinde yer alıyor. Bir zamanlar Venedikli yöneticilerin ikemetgahı ve devlet dairesi olarak kullanılıyormuş. Meydan için zamanında Napoleon Avrupanın en zarif salonu demiş. Bazilika ve meydanın adı şehrin koruyucusu olduğuna inanılan Aziz Markus’tan geliyor. Venedikli iki tüccar, Mısır’da bulnan ve Hristiyanlıkta kutsal kişilerden 4 İncil’in yazarından Markus’a ait olduğu sanılan kemiklerini ve özel eşyalarını Venedik ‘e getirmek isterler. Bir sandığa doldurup üzerini domuz etiyle kaplarlar. Domuz etini gören Müslüman Araplar sandığa hiç dokunmazlar. Bu olay kilisenin girişine de mozaiklerle resmedilmiş. Dış mekanda süsleme olarak bronz atlar kullanılmış. Bu atlar mahşerin dört atlısı olarak tanımlanıyor. Bronz atlarda zamınında İstanbul’dan getirilmiş. Bakım ve restorasyon nedeniyle ancak yandan çekim yapabildik. Meydan da oldukça kalabalık, tam anlamıyla insan seli.

Venedikten ayrılırken tekrar gelmeyi ve gondol turunu tekrarlamayı diliyoruz….

Tem 11, 2010 - Seyahatname    Yorum Yok

Burano

Venedik ‘ten bir tekne ile Murano’ ya, Murano’dan da Burano ‘ya  ulaştık. Burano gezimizde son durağımızdı. İtalya ile ilgili gezi notlarımı sondan başa doğru yazıyorum. Lagündeki adalar içinde en renkli olanı Burano. Ada içinde rengarenk küçük evler var. Sokakların arasında karşıdan karşıya geçiş köprülerle sağlanıyor. Ada halkı el işleri ve  balıkçılıkla uğraşıyor. Erkekler balık avlamaya gidince bu şirin ada da bayanlarda dantel işlemeye başlarmış. Hatta o kadar ilerlemişler ki 16. yy da Avrupa’nın en çok aranan dantelleri burada işlenir hale gelmiş. Özenle yaptıkları danteller o kadar inceymiş ki “punto in aria” (havadaki nokta) olarak anılırmış. Bu iş bu kadar ilerleyince 1872 yılında “Scuola dei Merletti” yani dantel okulu açılmış. Günümüzde dantelleri işleyenler daha çok orta yaş ve üzeri olanlar..Buranolular genç kızlarının bu işe çok ilgi duymaması nedeniyle gelecekle ilgili biraz tedirginler. Öğrendiğim kadarıyla danteller bizde ki gibi elle örülmüyormuş, özel olarak dokunuyormuş. Adadaki dükkanlardan birinin vitrininden çektiğim aşağıdaki fotoğrafta el işlerinden bir kaç örnek görebilirsiniz.

Bayanlar böyle ince işlerle uğraşırken balıkçılıktan kalan zamanda erkekler kahvehanelerde toplanırmış. Ama öyle iskambil oynamak için falan değil, müzik yapmak için ….İşte böyle sevimli ve ilginç bir ada Burano. Bir başka ilginç yanı da ada da öylesine huzur ve güven ortamı var ki evlerin kapıları ardına kadar açık …Sadece kapılarda kumaş gölgelikler var, tabii doğal klimatik adriyatik denizinin serinletici havası da içeriye giriveriyor. Evler renkli cıvıl cıvıl atmosferine uygun cam kenarları ve fon çiçekleri de birbirinden güzel. Bunun la da yetinmeyip biblolar, minik şirin objeler ile evlerinin dış görünüşünü daha da renklendirmişler, hepsi çok estetik ve şirin görünüyor…

İtalya ‘da Pisa kulesinden sonra yer çekimine meydan okuyan ikinci yapıda adadaki kilisenin eğik olan çanı.

Ada da adriyatik denizinin serinletici havasında keyiflli bir yemek yiyebilirsiniz. Biz akşam yemeğini ada da planlayıp biraz da erken varınca bir kaç restoran dışında akşam yediden önce servise başlamadıklarını öğrendik. Tabii öğrenene kadar bir uçtan bir uca dolaşıp kürkçü dükkanına döner gibi ilk gördüğümüz açık restorana geri döndük. İyi ki de dönmüşüz grubumuzun diğer kısmı ile kalabalık ve keyifli bir akşam yemeyi yemiş olduk. İtalyanlar çok düzenli ve prensiplerine bağlılar, para kazanmak için dahi olsa servise daha erken başlamıyorlar…Yemek saatlerinden asla taviz vermiyorlar…. Balık, istakoz, midye, ahtabot gibi deniz ürünleri, klasik italyan yemeklerinden lazanya, spagetti, dana ızgara gibi yemekleri bu restoranlarda yemek mümkün. Balık her zaman yiyebileceğimi düşünerek lazanya ve üzerine tatlı olarak da tiramisu yu seçtim. Özellikle tiramusu için şu kadarını söyleyebilirim ki biz ne kadar güzel tiramisu yapıyoruz desek de herşeyi yerinde yemek lazım, tadı tam anlamıyla müthişti…

Bu küçük şirin ve keyifli ortam için tavsiyem Venedik e gelecek olursanız Burano adasını görmeden dönmeyin…